"Eş durumu gerekçesiyle tayin olabilmek için resmi nikahı erken yaptırdık."

Şu zamana kadarki hayat tecrübemde gördüm ki, buna benzer gerekçelerle, "aceleye getirilen", henüz evliliğe tam hazır değilken ve düğün şartları olgunlaşmadan yapılan nikahlar, yani evlilikten başka amaçların öne çıktığı nikâhlar sonradan çok büyük problemlere yol açabiliyor. Bir süre sonra taraflardan birinde gönülsüzlük ortaya çıkabiliyor, işler beklendiği gibi yürümüyor ve düğün yapmaktan vazgeçiliyor. Fakat ortada artık resmî bir evlilik var. Bu sefer de boşanma davaları... süresiz nafaka talepleri... gibi bir sürü mesele gündeme geliyor.

Üstelik böyle bir evlilik hukuken sona ermeden başka biriyle resmî olarak evlenmek de mümkün olmuyor. İkinci evlilik için gizli saklı yapılan sözde "imam nikahı" ise problemleri çözmüyor belki yeni dinî, ailevi ve hukuki sorunlar doğuruyor. Tabiri caizse Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumu ortaya çıkıyor.

Nikahlanmak, evlenip aile yuvası kurmak demektir. Sıradan bir formalite veya oyun değildir. Gerçekten bir evlenme sözkonusu değilken yapılan formalite nikahlar genellikle arzu edilen neticeleri vermiyor.

Aynı durum göstermelik boşanmalar için de geçerli.

Yurt dışına gitmek veya dul aylığı alabilmek gibi amaçlarla yapılan göstermelik boşanmalar da ciddi sorunları beraberinde getiriyor. Sahtecilik yaparak ulaşılan o paranın helal olup olmadığı bir tarafa, taraflar ve olayı bilenler arasında sürekli bir güvensizlik oluşuyor. "Acaba birisi ihbar eder mi?" diye çevresindeki kişilerle ilişkiler hep kuşku ekseninde sürüyor.

Evlilikle "oyun" olmaz.

Kanaatimce şu hayatta en çok ciddiyet isteyen üç mesele sayılsa bunlardan biri evliliktir, aile müessesesidir. Evlilikle oyun oynayan ve aile müessesesinin ciddiyetini umursamayan kişi, kendine yazık etmiş olur. Evlenme ve boşanma, başka amaçlara ulaşmak için bir araç yapılamaz, yapılmamalıdır.

Hadi diyelim ki, gençler tecrübesiz. Peki ana babaları neden akletmiyor? Evlatlarının geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir konuda, yalnızca kısa vadeli bir menfaat veya pratik bir çözüm uğruna onları neden böyle bir riskin içine sokuyorlar?

Son olarak, akıllara gelebilecek mukadder bir soruya da cevap vermiş olalım. Dinimizdeki evliliği geciktirmeme tavsiyesi, iyice düşünüp karar vermeden ve yol açacağı sonuçları, hak ve hukuku hesap etmeden paldır küldür nikah yapmaya delil yapılamaz.

Cenab-ı Allah, gençlerimize ve samimi niyetlerle aile yuvası kurmak isteyen herkese hayırlı kısmetler nasip etsin. Bir de onların yanında duracak, tecrübeleriyle ve ferasetleriyle önlerini aydınlatacak, gerektiğinde doğruyu söylemekten çekinmeyecek aklı başında büyükler nasip etsin.

ENFLASYONU... FAİZLERİ.. İNDİRİRLER, ÇIKARTIRLAR YA DA AYNI SEVİYEYE GETİRİRLER SEN MALINI MUHAFAZA ETMEYE BAK

Şu fotoğraf son 10 yılın enflasyonuyla ilgili bir grafik. Ortasında vadiye benzer yerdeki dikey çizgiyle işaretlenen 2023 Haziran-Temmuz tarihi, benim "finansal okuryazarlığın" önemini kavramamda bir dönüm noktası.

O tarihten önce enflasyon bir zirve yapmıştı. Sonrasında grafikte düşüyor gözükse de gerçekler acıtıyordu. Açıklanan veriler zaten inandırıcı bulunmuyordu. İşte o tarihte, düştü derken birden enflasyonu tekrar yükseltmeye başladılar. Birkaç hafta içinde dolar %30-40 yükseldi.  Akaryakıt gibi ürünlerde de buna yakın oranlarda fiyat artışları oldu. Ardından enflasyon bir daha zirveyi zorladı ve %75'i gördü. Şimdilerde de pek aşağı inmiş değil üç yıl öncekine yakın seviyede.

Bunlar ne demekti? Elindeki 100 liranın alım gücünün birkaç haftada içinde 70 tl, bir yıl içinde 57,14 tl'ye düşmesi demekti. Yani paranızın neredeyse yarı yarıya erimesi demekti.

Paranın, olduğu yerde erimesi yetmezmiş gibi bir de faiz sorunu var. Kişilerden kurumlara, şirketlere... faizli kredi kullananlar  ödedikleri faizleri ürünlerine ve hizmetlerine yansıtıyorlar. Böylece piyasadaki her ürünün fiyatı artıyor, en ufak bir ürün satın alan kişi, o ürünü üretenin, tedarik sağlayanın, markette satanın... kredi faizlerini ödemiş oluyor. Ben faize bulaşmam, demenin faydası yok. Hem finans sistemine hem de reel piyasalara tamamen faiz sistemi hakim olmuş. Kaçma şansı yok. Satın alınan neredeyse her ürün ve hizmette müşteriler faiz ödüyor. Para faizle iş yapanlara akıyor. Millete ait devlet bütçesinin önemli bir bölümünün faize gitmesi de ayrı bir husus. Böyle bir durumda sürekli sömürülen tarafta olmak mı, yoksa oynanan oyunun kurallarına göre davranıp kayıpları kısmen telafi etmeye çalışmak mı? 

Bu noktadan sonra artık elinde olanı korumanın, ödemeleri nasıl daha avantajlı hale getireceğinin, kredinin (pardon finansmanın) veya kredi kartlarının nasıl daha uygun kullanılacağının, tasarrufun, birikimin ve yatırımın yollarını öğrenmenin, tabiri caizse seni soyan sistemin işleyişini öğrenip oyunun kurallarına göre hareket etmenin lüzumu ortaya çıkıyor.

Bugün insanların ve özellikle de gençlerin bir meslek sahibi olması kadar, kazandıklarını korumayı öğrenmeleri de o kadar önem arzediyor. Onun için finansal okuryazarlık eğitimi erken başlamalı. Bu konuda online eğitim ve sertifika veren resmi bir site de var. Benzer bir eğitimi her gencin ve yetişkinin alması lazım. Çok uzun bir eğitim değil. İlgili videoları izleyerek ve küçük testler çözerek birkaç günde 1, 2 veya 3. düzeyde sertifika  alınabilir. Tabi, buradaki teorik bilgilerin uygulamada da test edilmesi lazım.

Biz geç kaldık, bizden sonrakiler geç kalmasın.


Söz konusu eğitim için bk. Türkiye'nin Finansal Okuryazarlık Platformu

 

BİR EŞTEN BEKLENEBİLECEK EN GÜZEL DAVRANIŞLAR

Peygamberimize (s.a.s.) Hira mağarasında ilk vahiy geldikten sonra, korkmuş ve titreyerek evine dönmüştü. O esnada teselli için Hz. Hatice’nin söyledikleri, bir kadının eşinde görmek isteyeceği en güzel özellikleri anlatıyor. Bunlardan biri akrabaya iyilik yapmakla ilgilidir.

Hz. Hatice eşine şöyle demiştir:

“Yemin ederim ki Allah hiçbir zaman seni utandırıp üzmez. Çünkü sen 

akrabanı gözetirsin,

doğru konuşursun,

işini görmekten âciz kimselerin elinden tutarsın,

yoksulları kayırırsın,

misafirleri ağırlarsın,

haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin”

(Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 3, “Tefsîr”, 96/1, “Taʿbîr”, 1; Müslim, “Îmân”, 252).

YAHUDİLERİN CUMARTESİ HİLELERİNDEN MÜSLÜMANLAR HANGİ DERSLERİ ÇIKARMALI?

 Gündemde bir belgesel var. Yahudiler içindeki bir grubun, dinî hükümlerin etrafından dolaşmak için ürettiği birtakım hile ve kılıfları gözler önüne seriyor. Bunlar duyuldukça dünya çapında alay konusu oluyor, insanlara komik geliyor.

Oysa Kur’an-ı Kerim, asırlar önce İsrailoğullarından bir topluluğun Cumartesi yasağını aşmak için hileye başvurduğunu bize haber vermişti. (Bk. Bakara 2/65; Nisâ 4/47, 154; A‘râf 7/163; Nahl 16/124.)

Buradaki asıl mesele, yalnızca başka bir topluluğun yaptığı bir hileyi öğrenmek değildir. Kur’an'ın bu kıssaları anlatmasındaki maksatlardan biri de müslümanların aynı hatalara düşmemek için ibret almalarıdır.

Çünkü dinî hükümlerin maksadını yerine getirmek yerine, şeklen uyuyor görünerek hükmün etrafından dolaşmaya çalışmak, insanı hakikatten ve dinin özünden uzaklaştırır. Bir yasağı doğrudan çiğnemekle, onu çeşitli kılıflarla çiğnemeye çalışmak arasında ahlâkî bakımdan sanıldığı kadar büyük bir fark olmayabilir.

Ne yazık ki bugün bazı Müslümanlar arasında da akl-ı selimin ve ortalama insan vicdanının kabul etmekte zorlanacağı birtakım sözde “hile-i şer‘iyye”ler görülebiliyor.

Üstelik bu tür hileler sadece kişinin ahiretine zarar verme riski taşımıyor. Din adına yapılan bu tür uygulamalar, kamuoyuna yansıdıkça İslam'ın ve Müslümanların toplumdaki itibarını da zedeliyor.

Başkalarının ürettiği dinî hilelere gülmek kolay. Asıl zor olan, aynı zihniyetin bugün bizim aramızdaki örneklerini görebilmek.

Şimdi sizin aklınıza da, kimi müslümanların ürettiği ve vicdanen rahatsızlık veren bazı "hileler” geliyor mu?

Bunları, konuşmak lazım. İbret alıp ders çıkarmak lazım.

KATILIM BANKALARININ KAR PAYI ORANLARI NEDEN DİĞER BANKALARA BENZİYOR?

Esasında bu sorudaki karşılaştırma problemlidir. Çünkü katılım bankacılığının temel iddialarından biri, paradan para kazanmadıkları, başka bir deyişle murâbaha vb. ticari işler yaptıkları şeklindedir. Öyleyse getirilerinin bankalarla değil reel sektörle kıyaslanması gerekmez mi? Keşke gerçekten murâbaha ve ticaret yapıyor olsalardı da, onların getirileri reel sektörün getirileriyle kıyaslansaydı. Fakat böyle bir kıyaslama, şimdiye kadar alışılmış bir şey değildir.

Mevcut durumda katılım bankaları, bankacılık sektörünün bir parçasıdır. Bu sektör, risk almadan sürekli paradan para kazanıyor. Reel sektörün can çekiştiği ve vatandaşın ciddi ekonomik sıkıntılar yaşadığı dönemlerde bile bankalar yüksek karlılık oranlarına ulaşıyor ve buna bağlı olarak da yüksek faiz vadediyorlar. Katılım bankaları da aynı şekilde paradan para kazanarak ilerliyor hatta bu gibi zamanlarda kimi katılım bankalarının verdiği “kar payı”, diğer bankaların verdiğinden yüksek oluyor. (Örnek bir karşılaştırma için tıklayın.) Sonuçta bankacılığın misyonu, katılım bankaları aracılığıyla da sürdürülmüş oluyor.

Ne yazık ki, katılım bankaları, bankacılık sektöründe bulundukları sürece, faizli işlemlerden kurtulamazlar. Boyamakla hiçbir cüruf, altına dönüşmez. Kendileri farklı isimlendirse de bir finansal enstrümanın özünün, faiz yasağının ruhuna sadık olmaması, dinî açıdan problemlidir. Zira "Ukûdda i‘tibâr makâsıd ve me‘ânîyedir, elfâz ve mebânîye değildir.”

Bazı taabbüdî meselelerde şekil bakımından dine uygunluk yeterli görülebilse de, muamelât gibi ta'lîlî alanda, şekli kurtarmak yeterli görülemez. Dinin o konuda gözettiği amaçların gerçekleşip gerçekleşmediğine, şekil ve özün uyumuna bakılmalıdır. Kendimize şöyle bir soralım: Yüce Allah faizi haram kılarken bizden, işlemlerimizde sadece kelime değişikliği yapmamızı mı istemiştir, yoksa faizi terk ederek gerek o işlemde gerekse bütün bir iktisadi sistemde bazı reel sonuçları gerçekleştirmemizi, kimi zararları defedip kimi menfaatleri celbetmemizi mi istemiştir? Kâr ve riski birlikte paylaşmak, başka bir deyişle riski adil dağıtmak, aldatmayı ve sömürüyü engellemek, alın terini ve ticareti teşvik etmek gibi iktisadi amaçlar işin içinde değil midir? Ki İslam iktisadı ve ekonomisi üzerine felsefe yapanlar bunları sıklıkla dile getirmektedirler. Sadece isim değişikliği söz konusu zararları defetmeye ve menfaatleri celbetmeye yeterli midir? Kanaatimizce, parasal işlerdeki isim değişikliği, yapılan işin iktisadi doğasını değiştirmiyorsa, dinî statüsünü (hükmünü) de değiştiremez.

İşte bu nokta, ta’lîlî olanın taabbüdî olandan farklılık arz ettiği noktadır. Akitlerin mana ve maksada mebni olduğunu ifade eden bazı fukahânın, yeminler konusunda ise “Eymân elfâza mebnîdir, yoksa ağrâza değil.” demesi de bu farklılığa işarettir. İbadet yönü mü yoksa muamelat yönü mü ağır bastığı tartışılan nikâh-talak konularındaki lafız/mana - şekil/ruh uyumu ise farklı değerlendirmelere konu olmuştur. Mesela, birtakım şekil şartlarını taşıdıkları halde "gizli nikah" ve "misyar nikahı" gibi uygulamaların dinî meşruiyeti günümüzde de tartışılmaktadır. Sırf zinaya kılıf olsun diye yapılan sözde nikahlar ile güya imam nikahlı metres ve flört ilişkileri de mümin vicdanları rahatsız etmektedir. Çünkü bu tür birlikteliklerde İslam'ın  aile kurumuna atfettiği değer, mahiyet ve mesuliyet bulunmamaktadır. Başka bir deyişle bunlar, evlilikle ilgili nasların ruhuyla bağdaşmamaktadır. Bir de şunu ilave edelim: Genel olarak fıkıhta, kazâî-diyânî ayırımı bulunmaktadır. Kimi hükümler “kazaen” geçerli sayılsa da aynı meselede “diyanî” hükmün farklı olabileceği ifade edilerek sırf lafız ve şekil yönünden uygunluğun, dinî sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmadığı kabul edilmiştir.

Katılım bankacılığı teorisyenlerinin, dinen meşru sayabilmek için faizi, faiz değilmiş gibi göstermeleri ve paradan para kazanmanın önünü açmaları, dinin insanlara tebliği ve fetva stratejisi açısından da sağlıklı değildir. Daha dürüst ve inandırıcı olan tavır; "Evet faizdir ama günümüzde bireyselden kurumsala faiz her yanımızı çepeçevre sarmıştır. Asr-ı saadette olduğu gibi bireyler arası münferit bir işlem değil iktisadi hayatı baştan sona kuşatan bir sistemdir. Borçlar, alacaklar, maaşlar, ödemeler, faturalar, vergiler… hep faiz mantığıyla hesaplanmakta, taraflar arasındaki iktisadi sorunların çözümünde faiz hüküm sürmektedir. Piyasadan satın alınan neredeyse her ürün ve hizmetin bedelinde bile faiz vardır. Tahviller yoluyla, milletin malı olan devlet bütçesinden, faizler ödenmektedir. Böylece dolaylı olarak, faize bulaşmak istemeyenlerin vergilerinden de diğerlerine faiz ödemesi yapılmış olmaktadır. Faiz hükümranlığının bugünkü fotoğrafı, asr-ı saadetteki fotoğrafı ile bir değildir. Ayrıca kasıtlı müdahalelerle sürekli azdırılan enflasyon canavarı da kazançları eritmektedir. Dolayısıyla faiz hegemonyasından kurtulmak şu aşamada mümkün değildir, alternatif de henüz yoktur ve böyle giderse Müslümanlar sürekli faiz ödeyen taraf olacak, hep sömürülecek, gitgide zayıflayacak ve tabiri caizse devamlı dayak yiyen taraf olacaklardır." diye itirafta bulunup bir sınıra kadar ve arızi olarak faizin mazur görülebilmesini, “zaruret”, “ihtiyaç,” “umûmü’l-belvâ”, “zorluğu giderme”, “meşru müdafaa” ve "senden çalınanı geri alma" gibi gerekçelere bağlamaktır. Bu teklif, esas itibarıyla faizin hükmünde bir değişiklik iddia etmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Elbette İslam’da faiz yasaktır. Aynı şekilde mesela İslam’da başkasını dövmek de yasaktır ama saldırıya uğrayıp dayak yiyen için meşru müdafaa, haktır. Ya bu saldırı belli bir kişiden değil de belli belirsiz her yönden geliyorsa…? Herkesin birbirini yumrukladığı ve ilerlemek için önündekileri yumruklamaktan başka çare bulunmayan bir sokakta yürümek zorunda kalındığında, alternatif bir sokak da yoksa Müslümanlar yerlerinde oturup günbegün yok olmayı mı bekleyeceklerdir, yoksa o sokaktan geçinceye kadar ve ihtiyaç miktarınca, oraya mahsus yöntemi uygulayıp  menzile ulaşmaya mı bakacaklardır? Yine örneğin hür bir insanı köleleştirmek de İslam’da yasaktır ama dünya düzeninde savaşlarda mağlup olanlar köle yapılıyorsa ve düşman Müslümanları köleleştiriyorsa, böyle bir zeminde İslam savaş nedeniyle köleleştirmeye de onay vermiştir, değil mi? Burada artık bireyler arası münferit bir mesele değil toplumsal zorunluluklar da devrededir.

Dinde bir fiilin haram kılınmış olması, bu haramlığın doğmatik bir şekilde her şart ve zeminde uygulanması demek değildir. İslam dini, insani durumları da gözetir. İnsanı faizcilerin zulmünden kurtarmayı amaçlayan faiz yasağına tek taraflı uymak, toplumdaki şartlar nedeniyle ters netice verdiğinde yani bu sömürü kanalı Müslümanlardan faizcilere doğru tek yanlı, haksız ve önlenemez bir servet transferine sebep olduğunda, Yüce dinimizin hükümlerde gözettiği gayeler üzerinde tekrar tekrar düşünmek gerekmez mi?

Bu manzarada ve dile getirmeye çalıştığımız gerekçelerle günümüzdeki kimi para işlemlerinin mazur görülmesi kabul edildiğinde, işlemin hangi bankada yapıldığı fark etmeyecektir. Mahiyeti, işleyişi ve ürettiği reel iktisadi sonuç aynıysa katılım bankalarında mazur görülenin bütün bankalarda mazur görülmesi, diğer bankalarda mazur görülmeyenin katılım bankalarında da mazur görülmemesi gerekir. Gecikme faizi/gecikme cezası, faizli mevduat/kar garantili katılma hesabı, faizli kredi/kar paylı finansman... Mahiyetleri aynı olan bu tür işlemlerin dinî hükmü de bütün bankalarda aynı kabul edilmelidir. Önerdiğimiz bu yaklaşım, faize 'faiz değil' demekten ve sözde kılıflar bulmaktan daha dürüsttür. Bunun aksine bir yaklaşım, yani isim hilesinin ardına sığınarak katılım bankalarındaki faizli işlemlerin meşru görülmesi, kamuoyu nezdinde inandırıcılığını ve felsefi zeminini kaybetmekte, helal-haram duyarlılığının törpülenip toplumda istihzaya konu olmasına yol açmakta, dünya üzerindeki Müslüman imajına ve nihayetinde İslam’ın ve Müslümanların geleceğine zarar vermektedir.

Allahu a'lâ ve a'lem.



BENZER YAZILAR: