Esasında bu sorudaki karşılaştırma problemlidir. Çünkü katılım bankacılığının temel iddialarından biri, paradan para kazanmadıkları, başka bir deyişle murâbaha vb. ticari işler yaptıkları şeklindedir. Öyleyse getirilerinin bankalarla değil reel sektörle kıyaslanması gerekmez mi? Keşke gerçekten murâbaha ve ticaret yapıyor olsalardı da, onların getirileri reel sektörün getirileriyle kıyaslansaydı. Fakat böyle bir kıyaslama, şimdiye kadar alışılmış bir şey değildir.
Mevcut durumda katılım bankaları, bankacılık sektörünün bir parçasıdır. Bu sektör, risk almadan sürekli paradan para kazanıyor. Reel sektörün can çekiştiği ve vatandaşın ciddi ekonomik sıkıntılar yaşadığı dönemlerde bile bankalar yüksek karlılık oranlarına ulaşıyor ve buna bağlı olarak da yüksek faiz vadediyorlar. Katılım bankaları da aynı şekilde paradan para kazanarak ilerliyor hatta bu gibi zamanlarda kimi katılım bankalarının verdiği “kar payı”, diğer bankaların verdiğinden yüksek oluyor. (Örnek bir karşılaştırma için tıklayın.) Sonuçta bankacılığın misyonu, katılım bankaları aracılığıyla da sürdürülmüş oluyor.
Ne yazık ki, katılım bankaları, bankacılık sektöründe bulundukları sürece, faizli işlemlerden kurtulamazlar. Boyamakla hiçbir cüruf, altına dönüşmez. Kendileri farklı isimlendirse de bir finansal enstrümanın özünün, faiz yasağının ruhuna sadık olmaması, dinî açıdan problemlidir. Zira "Ukûdda i‘tibâr makâsıd ve me‘ânîyedir, elfâz ve mebânîye değildir.”
Bazı taabbüdî meselelerde şekil bakımından dine uygunluk yeterli görülebilse de, muamelât gibi ta'lîlî alanda, şekli kurtarmak yeterli görülemez. Dinin o konuda gözettiği amaçların gerçekleşip gerçekleşmediğine, şekil ve özün uyumuna bakılmalıdır. Kendimize şöyle bir soralım: Yüce Allah faizi haram kılarken bizden, işlemlerimizde sadece kelime değişikliği yapmamızı mı istemiştir, yoksa faizi terk ederek gerek o işlemde gerekse bütün bir iktisadi sistemde bazı reel sonuçları gerçekleştirmemizi, kimi zararları defedip kimi menfaatleri celbetmemizi mi istemiştir? Kâr ve riski birlikte paylaşmak, başka bir deyişle riski adil dağıtmak, aldatmayı ve sömürüyü engellemek, alın terini ve ticareti teşvik etmek gibi iktisadi amaçlar işin içinde değil midir? Ki İslam iktisadı ve ekonomisi üzerine felsefe yapanlar bunları sıklıkla dile getirmektedirler. Sadece isim değişikliği söz konusu zararları defetmeye ve menfaatleri celbetmeye yeterli midir? Kanaatimizce, parasal işlerdeki isim değişikliği, yapılan işin iktisadi doğasını değiştirmiyorsa, dinî statüsünü (hükmünü) de değiştiremez.
İşte bu nokta, ta’lîlî olanın taabbüdî olandan farklılık arz ettiği noktadır. Akitlerin mana ve maksada mebni olduğunu ifade eden bazı fukahânın, yeminler konusunda ise “Eymân elfâza mebnîdir, yoksa ağrâza değil.” demesi de bu farklılığa işarettir. İbadet yönü mü yoksa muamelat yönü mü ağır bastığı tartışılan nikâh-talak konularındaki lafız/mana - şekil/ruh uyumu ise farklı değerlendirmelere konu olmuştur. Mesela, birtakım şekil şartlarını taşıdıkları halde "gizli nikah" ve "misyar nikahı" gibi uygulamaların dinî meşruiyeti günümüzde de tartışılmaktadır. Sırf zinaya kılıf olsun diye yapılan sözde nikahlar ile güya imam nikahlı metres ve flört ilişkileri de mümin vicdanları rahatsız etmektedir. Çünkü bu tür birlikteliklerde İslam'ın aile kurumuna atfettiği değer, mahiyet ve mesuliyet bulunmamaktadır. Başka bir deyişle bunlar, evlilikle ilgili nasların ruhuyla bağdaşmamaktadır. Bir de şunu ilave edelim: Genel olarak fıkıhta, kazâî-diyânî ayırımı bulunmaktadır. Kimi hükümler “kazaen” geçerli sayılsa da aynı meselede “diyanî” hükmün farklı olabileceği ifade edilerek sırf lafız ve şekil yönünden uygunluğun, dinî sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmadığı kabul edilmiştir.
Katılım bankacılığı teorisyenlerinin, dinen meşru sayabilmek için faizi, faiz değilmiş gibi göstermeleri ve paradan para kazanmanın önünü açmaları, dinin insanlara tebliği ve fetva stratejisi açısından da sağlıklı değildir. Daha dürüst ve inandırıcı olan tavır; "Evet faizdir ama günümüzde bireyselden kurumsala faiz her yanımızı çepeçevre sarmıştır. Asr-ı saadette olduğu gibi bireyler arası münferit bir işlem değil iktisadi hayatı baştan sona kuşatan bir sistemdir. Borçlar, alacaklar, maaşlar, ödemeler, faturalar, vergiler… hep faiz mantığıyla hesaplanmakta, taraflar arasındaki iktisadi sorunların çözümünde faiz hüküm sürmektedir. Piyasadan satın alınan neredeyse her ürün ve hizmetin bedelinde bile faiz vardır. Tahviller yoluyla, milletin malı olan devlet bütçesinden, faizler ödenmektedir. Böylece dolaylı olarak, faize bulaşmak istemeyenlerin vergilerinden de diğerlerine faiz ödemesi yapılmış olmaktadır. Faiz hükümranlığının bugünkü fotoğrafı, asr-ı saadetteki fotoğrafı ile bir değildir. Ayrıca kasıtlı müdahalelerle sürekli azdırılan enflasyon canavarı da kazançları eritmektedir. Dolayısıyla faiz hegemonyasından kurtulmak şu aşamada mümkün değildir, alternatif de henüz yoktur ve böyle giderse Müslümanlar sürekli faiz ödeyen taraf olacak, hep sömürülecek, gitgide zayıflayacak ve tabiri caizse devamlı dayak yiyen taraf olacaklardır." diye itirafta bulunup bir sınıra kadar ve arızi olarak faizin mazur görülebilmesini, “zaruret”, “ihtiyaç,” “umûmü’l-belvâ”, “zorluğu giderme”, “meşru müdafaa” ve "senden çalınanı geri alma" gibi gerekçelere bağlamaktır. Bu teklif, esas itibarıyla faizin hükmünde bir değişiklik iddia etmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Elbette İslam’da faiz yasaktır. Aynı şekilde mesela İslam’da başkasını dövmek de yasaktır ama saldırıya uğrayıp dayak yiyen için meşru müdafaa, haktır. Ya bu saldırı belli bir kişiden değil de belli belirsiz her yönden geliyorsa…? Herkesin birbirini yumrukladığı ve ilerlemek için önündekileri yumruklamaktan başka çare bulunmayan bir sokakta yürümek zorunda kalındığında, alternatif bir sokak da yoksa Müslümanlar yerlerinde oturup günbegün yok olmayı mı bekleyeceklerdir, yoksa o sokaktan geçinceye kadar ve ihtiyaç miktarınca, oraya mahsus yöntemi uygulayıp menzile ulaşmaya mı bakacaklardır? Yine örneğin hür bir insanı köleleştirmek de İslam’da yasaktır ama dünya düzeninde savaşlarda mağlup olanlar köle yapılıyorsa ve düşman Müslümanları köleleştiriyorsa, böyle bir zeminde İslam savaş nedeniyle köleleştirmeye de onay vermiştir, değil mi? Burada artık bireyler arası münferit bir mesele değil toplumsal zorunluluklar da devrededir.
Dinde bir fiilin haram kılınmış olması, bu haramlığın doğmatik bir şekilde her şart ve zeminde uygulanması demek değildir. İslam dini, insani durumları da gözetir. İnsanı faizcilerin zulmünden kurtarmayı amaçlayan faiz yasağına tek taraflı uymak, toplumdaki şartlar nedeniyle ters netice verdiğinde yani bu sömürü kanalı Müslümanlardan faizcilere doğru tek yanlı, haksız ve önlenemez bir servet transferine sebep olduğunda, Yüce dinimizin hükümlerde gözettiği gayeler üzerinde tekrar tekrar düşünmek gerekmez mi?
Bu manzarada ve dile getirmeye çalıştığımız gerekçelerle günümüzdeki kimi para işlemlerinin mazur görülmesi kabul edildiğinde, işlemin hangi bankada yapıldığı fark etmeyecektir. Mahiyeti, işleyişi ve ürettiği reel iktisadi sonuç aynıysa katılım bankalarında mazur görülenin bütün bankalarda mazur görülmesi, diğer bankalarda mazur görülmeyenin katılım bankalarında da mazur görülmemesi gerekir. Gecikme faizi/gecikme cezası, faizli mevduat/kar garantili katılma hesabı, faizli kredi/kar paylı finansman... Mahiyetleri aynı olan bu tür işlemlerin dinî hükmü de bütün bankalarda aynı kabul edilmelidir. Önerdiğimiz bu yaklaşım, faize 'faiz değil' demekten ve sözde kılıflar bulmaktan daha dürüsttür. Bunun aksine bir yaklaşım, yani isim hilesinin ardına sığınarak katılım bankalarındaki faizli işlemlerin meşru görülmesi, kamuoyu nezdinde inandırıcılığını ve felsefi zeminini kaybetmekte, helal-haram duyarlılığının törpülenip toplumda istihzaya konu olmasına yol açmakta, dünya üzerindeki Müslüman imajına ve nihayetinde İslam’ın ve Müslümanların geleceğine zarar vermektedir.
Allahu a'lâ ve a'lem.
BENZER YAZILAR: