“CİĞERLERİMİZ YANMASIN” MESAJI VEREN HUTBEDEN KİMLER ve NEDEN RAHATSIZ OLUYORLAR?

Geçen yıllarda ülkemizde yüzlerce orman yangını çıktı. Milli servet yok oldu. Bu yangınlarla mücadele ederken onlarca şehidimiz oldu. Kalbinde zerre kadar iman ve ülke sevgisi bulunan herkes bunlara üzüldü, üzüldük.

Bu sene de benzer acılar yaşanmasın diye daha mevsimin başında bu konuda uyarılar yapılıyor. Ama kimilerinin derdi başka. Toplumsal ve çevresel duyarlılıkla ilgili böyle bir hutbeyi çiçek-böcek hutbesi diyerek küçümsemeye çalışanlar oldu. Hutbe basitmiş (!) Böylece dikkati başka yöne çekip orman yangınlarını önemsizleştirmeye çalıştılar.

Onlar güya daha keskin ve sert hutbeler bekliyorlarmış, Filistin/Gazze duyarlılığı gibi şeyler bekliyorlarmış. Hâlbuki hutbe, Müslüman duyarlılığı neyi gerektiriyorsa hepsini kuşatacak durumdaydı. Fakat onların asıl derdi bu mu? Yoksa gündemdeki polemiklere malzeme olacak şeyler… cami cemaatini uyaran değil cami dışındaki namazsızlara çatacak sözler mi bekliyorlar? Kendi günahlarına değil başkalarının günahlarına laf edilsin mi istiyorlar? Nasihat almak mı kavga etmek mi istiyorlar?

Bir de… Sanki Gazze duyarlılığı sadece kendilerinde var! Sosyal medyada "Duyarlılık öyle değil böyle anlatılır" kabilinden paylaşımlar yapıp Filistin-Gazze söyleminin ardına sığınarak duyarlılık hutbesini eleştirmeye kalkanlar var.

Evvela şunu söyleyeyim, hiç kimse Gazze duyarlılığını kendi kişisel çıkarlarına, makam ve mevki hırsına alet etmesin. Bu ülke, ağzından Gazze’yi eksik etmeyen nicelerinin gidip de İsrail destekçileriyle işbirliği yaptığını gördü. Boykot farzdır diye fetva verip açıklama yaptıkları halde boykot ürünlerini satın alanları, boykot ürünü olan lüks makam araçlarını -hem de vakıf paralarıyla- satın alanları, cep telefonundan kol saatine kadar sürekli boykot ürünü kullanan “Müslümanları” çok gördü. O zamanlarda Gazze duyarlılığı hiç akıllarına gelmedi de şimdi bu duyar kasmaları neyin nesi?

Bunlar mı, o beklenen üsluba sahip Müslümanlar? Müslüman duyarlılığını millet bunlardan mı öğrenecek? Nitekim bugüne kadar bu ülkede Müslümanlığa en çok zararı verenler bunlar olmadı mı? Onların çelişkili hayatları, tutarsızlıkları, lüks tutkuları ve israfları, samimiyetsiz ve basiretsiz hareketleri, din algısına çok zarar verdi. Bunlar yüzünden, toplumun dindarlara bakışı zedelendi, milletin çocuklarının birçoğu artık din derslerini seçmez oldu; seçme oranları düştü. Ahlaksız dindarlığı misyon edinenlerin kalkıp da Müslüman duyarlılığından söz etmeleri ne garip!

İnsanlığın, ilk peygamberlerden beri bildiği hikmetli bir söz vardır: "Utanmıyorsan dilediğini yap!"

Ne yazık ki, kimilerinde hiç utanma yok. Esasında şimdi, geçmişte yaptıklarından ve dine verdikleri zararlardan dolayı utanıp başlarını öne eğmeleri, tüm Müslümanlardan özür dilemeleri ve kalan ömürlerini tövbeyle geçirmeleri beklenir. Böyle bir sicilden sonra, başkalarına akıl vermeye kalkmaları düşündürücüdür.

Son olarak, hutbe eleştirisi yapanlara şunu sormak isterim: Siz, o ikiyüzlü Müslümanların üslubunu mu arzuluyorsunuz? Kendi günahlarınız yerine başkalarının günahlarıyla mı oyalanmak istiyorsunuz? Derdiniz tarafgirlik mi yoksa gerçekten İslam mı? Sosyal medyada tarafgirlik yapan, kendi adamlarını parlatmaya çalışan ve ikiyüzlü Müslümanlığı övenlerin ardına takıldığınızın farkında mısınız? İyi şeylere köstek olmayın. Aksi halde, mesela bu sene, maazallah, çıkacak orman yangınlarının destekçisi ve müsebbiplerinden biri de siz olursunuz.




"Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlüllâh"

 Ayasofya ile Sultanahmet'in mahyaları birbirini tamamlar.

"Lâ ilâhe illallâh" ile "Muhammedün Resûlüllâh" bir bütündür.


 

AYASOFYA MI SULTANAHMET Mİ?

Geçenlerde birkaç gün bu tarihi mekanlara peş peşe gidip geldim.

Sürekli tadilatta olması bir yana, Ayasofya'nın iç kısmı karanlık, eskimiş ve soluk rengiyle bana çok kasvetli göründü. Bazıları kapatılmış olsa da, girişte ve tepelerde hâlâ gözüken o Hristiyanlık figürleri de bana çok soğuk geldi. Mescid atmosferine, "yabancı" bir hava katıyorlar sanki. "İşte benim mabedim" dedirtecek bir sıcaklık hissedemedim. Ses düzeni de pek hoş değil. Hoparlörlerden duvarlara çarpan güçlü ve sert bir ses var ama bu şekilde dinlenen Kur'ân tilaveti, gönle ne kadar huzur veriyor, emin değilim. Hele vaaz dinlemek daha da zor geldi.

Sultanahmet Câmii'ne gelince, aradığım huzuru ve maneviyatı orada buldum diyebilirim. Ses düzeni, ahenk ve yankı muhteşem. Hele bir yatsı namazını adeta Kâbe atmosferinde orada eda ettim. Namazı kıldıran hoca efendiyi eskiden biraz tanırdım ama hep Türk usulü okuduğunu sanırdım. Harem-i şerif imamlarının üslubunu andıran muhteşem bir edayla bize sanki Kâbe'deymişiz gibi hissettirdi. Zaten yeni restorasyondan sonra Sultanahmet'in ışıklandırması da Mescid-i Haram'ı andırıyor. Ta uzaklardan görünen, beyazımsı ve cezbedici bir aydınlığı var.

Elbette Ayasofya fetihle özdeşleşmiş bir kudret sembolüdür. Müslüman mabedi haline gelişi, büyük bir cihadın eseridir. Ayasofya belki kılıçtır, güçtür, iktidardır... Ama Sultanahmet de huzurdur, maneviyattır, aydınlıktır. Maviye dalmak, stresi azaltmak, ruhu dinlendirmektir. Ahenktir, musikidir ve insanın, kendini ulvi bir hazza kaptırmasıdır.

Tabii ki ben bir sanatçı iddiasıyla bunları söylemiyorum. Amatör duygularımı böyle ifade edebildim. 

Bende bıraktığı iz bakımından Sultanahmet'in yeri ayrı oldu.

Zaman ve fırsat bulanlara, özellikle bir gece vakti Sultanahmet'te bulunmalarını, Ayasofya ile karşılıklı okunan ezanı dinlemelerini ve hiç olmazsa bir vakit namazını orada cemaatle kılmalarını hararetle tavsiye ederim.




Bir derdimiz var!

Ayasofya şu an büyük bir tadilatta. Ama tepesindeki bir figür ve insan yüzü, hâlâ duruyor.  Hristiyanlıktaki melek anlayışını temsil ettiği söylenen tepedeki dört büyük resimden birinin yüzü, yakın zamanda 2008'den sonraki bir restorasyonda açılıp bu hale getirilmiş. Halbuki daha önce, Atatürk zamanında ve sonrasında dahi hepsinin yüzleri kapalıymış. Oralardaki insan yüzleri yerine, yuvarlak tunçlar varmış ve diğer resimde görüldüğü gibiymiş. İnşaallah yeni restorasyonda, Müslüman mabedine yakışmayan bu yüz tekrar kapatılır ve 1920'lerde hangi figürler açıksa veya kapalıysa, hiç olmazsa o duruma dönülür.






Karşılıklı ezan: Ayasofya - Sultanahmet (İkindi ezanı)

Şehirlerde, özellikle birbirine yakın camilerde, her camiden ayrı bir ezan okununca ezan sesleri genellikle birbirine karışıyor. Çoğunlukla da uyumsuz bir şekilde. Bazen ezan dinlemekten zevk almak bir yana, ciddi şekilde gürültü kirliliği meydana gelebiliyor. Böyle yerlerde "merkezi ezan" şart gibi. Ayrıca hoparlör ayarlarında da bir sınırlamaya ihtiyaç var. Mesela Beyazıt'tan Çemberlitaş'a doğru yürürken, bu bölgedeki ezanlar, dinlenir olmaktan uzak.

Oradan biraz aşağı inildiğinde ise Ayasofya ile Sultanahmet ezanları karşılıklı olarak okunuyor. Yani birisi okuyup bitirmeden diğeri başlamıyor. Böylece dinlemesi zevk veren birer sanat eseri meydana geliyor. İşte benim bir tecrübem bu videoda. (Videodaki görüntü ve kuş sesleri de tamamen doğal, ilave edilmiş değil.)






KURBAN KESİM VİDEOSU TALEP ETMEK BANA HOŞ GELMİYOR.

ASIL MESELE, GÜVENİLİR Mİ DEĞİL Mİ?

Kurbanını vekâlet yoluyla bir derneğe ya da kuruluşa kestiren birçok insan, kesim videosuna çok büyük önem veriyor. Bana göre ise bu mesele gereğinden fazla büyütülüyor. Çünkü video talep etmek, bir bakıma “Ben sana tam güvenmiyorum” demektir. Eğer gerçekten güvenmiyorsan zaten vekâlet vermemen gerekir.

Vekâletin özü güvendir. İslam’da vekâlet müessesesi, teknik takipten önce emniyet ve itimada dayanır. Sürekli delil, kayıt ve görüntü arayan bir anlayış; zamanla emaneti de, ahlâkı da zedeler. Elbette insanlar dolandırıcılıktan çekinebilir; bu çağın büyük problemlerinden biri güven bunalımıdır. Fakat bu durumda çözüm, herkesten video istemek değil; baştan güvenilir kişi ve kurumları tercih etmektir.

Peki kurban konusunda kime güvenilir?

Tanınan, bilinen, geçmişi olan, emanete riayet ettiği hususunda toplumda hüsnüzan oluşmuş kişi ve kuruluşlara güvenilir. İnsan her önüne çıkana vekâlet vermez. Nasıl ki malını, parasını veya ailesini rastgele birine emanet etmiyorsa; ibadetini de etmez.

Şöyle düşünelim: Küçük çocuğunu birine teslim edip Türkiye’nin bir ucuna gönderebiliyorsan, ona yurt içi kurban vekâleti de verebilirsin. Hatta aynı çocuğunu yurt dışına götürmesi için bir kuruluşa teslim edebiliyorsan, kurbanını da o kuruluşa emanet edebilirsin. Çünkü insan, en kıymetli emaneti konusunda kime güveniyorsa, ibadeti konusunda da ancak ona güvenebilir.

Ama çocuğunu o kişiye ya da kuruluşa teslim etmeye gönlün razı olmuyorsa, kurbanını da teslim etme. Böyle bir durumda seni tatmin edecek yüz video da gönderilse, içindeki şüphe tamamen kaybolmaz. Zira güven, videoyla değil; karakterle, şahitlikle, geçmiş tecrübeyle ve dürüstlükle oluşur.

Kaldı ki bir kesim videosu, çoğu zaman sadece “bir kesim yapıldığını” gösterir; senin kurbanının gerçekten o olup olmadığını kesin biçimde ispatlamaz. Demek ki meselenin temeli yine dönüp dolaşıp güvene dayanıyor.

Bu yüzden asıl soru “Video gönderiliyor mu?” değil;

“Ben bu kişi veya kuruluşa gerçekten güveniyor muyum?” sorusudur.

“O kadar hızlı gittik ki, ruhlarımız geride kaldı. Biraz soluklanalım; ruhlarımız bize yetişsin.”

Bu Kızılderili özdeyişi, galiba en çok da çağımızın Müslümanlarına sesleniyor.

Sürekli koşuyoruz…

Bir şeyler yapıyor, mücadele ediyoruz.

Fakat tefekkür zayıflayınca, tedebbür ihmal edilince ve tedbir eksik olunca yapılan işler pek bir bereket üretmiyor. Nice hayırlı niyet, yanlış yöntemler yüzünden yanlış neticelere dönüşebiliyor. Bazen inşa etmeye çalışırken farkında olmadan tahrip ediyoruz.

Bugün kendimize dönüp dürüstçe sormamız gerekmiyor mu:

Biz ne yapıyoruz?

Nereye gidiyoruz?

Ve geldiğimiz noktadan gerçekten memnun muyuz?

Din eğitimi…

Din dersleri…

Ailenin korunması…

Neslin muhafazası…

İnsan onurunun korunması, "köpeklere" yem edilmemesi...

Hakkın, hukukun, adaletin korunması…

Liyakat, hakkaniyet, helal lokma…


Yıllarca hep başkalarını suçlamıştık:

"Dinimizi ifsat ediyorlar"...

“Aileyi yıkıyorlar…”

“Maneviyat elden gidiyor…”

“Edep kalmadı…”

Peki şimdilerde biz ne yapıyoruz? Bütün bu savrulmalarda bizim hiç payımız yok mu?

Bunca koşuşturmaya, bunca faaliyete, bunca gürültüye rağmen; toplumun ahlakında, vicdanında, merhametinde ve maneviyatında gerçekten ne kadar mesafe alabildik?

Belki de artık biraz durmaya ihtiyacımız var.

Daha çok bağırmaya değil; daha çok düşünmeye…

Daha çok aceleciliğe değil; daha çok muhasebeye…

Daha çok görüntüye değil; daha çok hikmete…


Kendin için bir iş yapıyorsan: 2 düşün, 1 yap.

Ailen için bir iş yapıyorsan: 10 düşün, 1 yap.

Millet ve ümmet için bir iş yapıyorsan: 100 düşün, 1 yap.

Zira yanlış bir adımın bedelini bazen nice nesiller öder.

KURBAN REKLAMLARI UCUZLUKTA YARIŞIYOR

Sanıyorum, zaman zaman kurbanla ilgili yazılar yazıyorum diye, Facebook bana sürekli kurban kesen kuruluşların reklamlarını gösteriyor. (Buna teşekkür etmem lazım)

Hep "Sponsorlu" paylaşımlar. Çoğunda, adını ilk defa duyduğum dernek isimleri var.

Bu paylaşımlarda özellikle yurt dışı kurban fiyatlarının çok ucuz oluşu dikkatimi çekiyordu.  5000 TL diyen vardı. 4000 TL, 3000 TL, 2500 ve hatta 1950 TL'ye kurban kesen de vardı.

Nihayet biraz önce önüme bir paylaşım daha düştü: Afrika Keçi Bedeli 1750 TL 

Bir de bunlardan bazılarının şöyle bir numaraları var. Sanki kurbanlık hayvanın özellikleri ve fiziki büyüklüğü, adak, akika veya udhiyye oluşuna göre değişiyormuş gibi davranıyorlar. Adak ve akikanın fiyatını çok düşük tutuyorlar. Fakat bir de vacip kurban diye bir kurban için fiyat veriyorlar. Onun fiyatı ise biraz daha yüksek. Ama bu vacip kurban kavramı konusunda da kafalarının çok karışık olduğu anlaşılıyor. Zira adak kurbanının da vacip bir kurban olduğunu düşünemiyorlar.

MEHİR KONUSUNDA İŞGÜZARLIK YAPAN BAZI HOCALAR

İster mehir diye konuşulsun isterse böyle konuşulmasın, kadının erkekten evlenme karşılığı istediği ve aralarında anlaşmaya vardıkları her türlü para, mal, takı... dinen mehir sayılır. Mehirde tek taraflı istek değil karşılıklı anlaşma geçerlidir.

Günümüzde zaten bu meseleler taraflar arasında nikahtan önce uzun uzun konuşulup bir noktada anlaşmaya varılıyor. 

Buna rağmen bazı hocaların, çiftlerin önceden yaptıkları anlaşmayı yok sayarak, sanki nikah anında yeniden ve başka bir mehir belirlemek gerekirmiş gibi davranmaları yanlıştır ve işgüzarlıktır. Nikah anında illaki mehir konusu hatırlatılacaksa, kıza verilecekler konusunda önceden anlaşıp anlaşmadıkları sorulabilir ve anlaşmalarına sadık kalmaları gerektiği hatırlatılabilir.

Kaldı ki mehir, nikahtan önce evlenme görüşmeleri esnasında belirlenebileceği gibi belirlenmese de olur. Mehri hiç belirlemeden kıyılan nikah da dinen geçerlidir. Bu durumda emsal mehrin geçerli olması ve benzeri hükümler vardır.

(Şu anlatılan olay belki mizansen olabilir fakat, mehir miktarını nikah anında belirlemeye çalışmanın meydana getireceği nahoşluğa dikkat çekerek iyi bir ders veriyor.)



VAKIF ve DERNEKLERİN DÖRT GÖZLE BEKLEDİKLERİ BAYRAM GELİYOR

Bu sene de, kurban diye, bağış diye paralar toplanacak.

Yine milyonları aşan yüksek maliyetli reklamlar yaptırılacak, muhtaçların ve zenci çocukların resimleri kullanılacak, afişler asılacak:

- Kurbanını bağışla

- Muhtaçlarla paylaş

- Bayram ettir

- Paylaş, iyiliği çoğalt

- Kurbanınla yetimler gülsün

- Afrika'ya kurban

- Yurt dışı kurban

- İhtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz

...

Bu tür propagandalara maruz kalan halk da kurban için vereceği bütün paranın tüm bu amaçlara gideceğini zannedecek. 

Hâlbuki

- Vakfın/derneğin makam araçlarının modeli düştü, yenilenmeleri lazım (!) Hem de öyle sıradan modeller değil lüks modeller, özellikle de İsrail'e destek vererek kalitesini ispat etmiş markalar çok iyi gider makam aracı olarak (!)

- Yöneticilerin yıl boyu yapacağı turlar, geziler, düğünler, partiler, siyasi görüşmeler, yurt dışında ahbap-dost ve hemşehri ziyaretleri, lüks mekanlarda ağırlamalar, yedirip içirmeler vs. için sürekli gezmeleri, bunun için de mazot, benzin, uçak biletleri... lazım (!)

- Konaklamalarda otellerin yıldızı çok önemli. Temsil, ağırlama ve tören giderlerinin de mutlaka kuruluşun itibarına layık olması lazım (!)

- Ekipleri yöneten üst düzeyler çok yoruldu, dinlenmeleri için her yıl üç beş defa şöyle bir İspanya, Paris, Tokyo, Mısır... görmeleri lazım. Balkan turları da iyi gelir (!)

- Lojmanların iç ve dış dekorasyonu modaya yenik düştü, acilen günü yakalamak lazım (!)

-  Hele bir de bizim o yayınlarımız, sosyal medya ve televizyon kanallarımız, tarikat meclislerimiz, faaliyetlerimiz, dergahlarımız var ya. İşte onların masrafları da çok para tutuyor. Kameraların ve stüdyoların sürekli yenilenmeleri lazım. Ekran yüzlerimizin görünümü için pudra gibi makyaj malzemeleri, mekânların şaşalı gözükmesi için dekoratif eşyalar lazım (!)

- Gençleri örgütleyip sokaklarda devlet aleyhine izinsiz gösteriler, sivil cumalar, camilerde kışkırtıcı eylemler… yapmak lazım.  Bunların da masrafları var!

İşte, bunlar gibi daha nice harcamalar, kurban bayramını bekliyor, maalesef.

Bir aracı kurum olduklarını unutup bağışçılarına karşı ihanet içinde olanlar, bu kurbanda da yine meydana çıkacaklar. Ama fakirlerden çok kendi kuruluşlarını ayakta tutmak ve saltanat sürmek için bu işe girişecekler. Diğer yüzlerini gizleyecekler. Gizli ajandaları olacak.

Hele bir de kurban diye para toplayıp kesmeyenlerin olabileceğini ya da kurban paralarının birtakım terör örgütlerine gidiyor olabileceği ihtimalini düşünmek daha da feci. Şimdilik bunları bir kenara bırakalım.

Peki, vakıf ve derneklerin kurban organizasyonlarında sorun ne?

Bu yazıda dikkat çekmek istediğimiz sorun, kendilerini bir hayır kuruluşu gibi gösterip ticaret yapmaları. Amaca aykırı davranmaları.

İnsanların dinî duygularını kullanarak belli bir hedef için bağış toplayanların, topladıkları tüm parayı o hedefe kullanmaları gerekir. Mesela yurt dışındaki muhtaçlara kurban ulaştırmak için toplanan para ile hem kurbanlar kesilir hem de artan paralar yine o bölgelerdeki muhtaçlara harcanır, harcanmalıdır. Kesinti yaparak veya bağışçılardan kurban bedelinin çok üstünde para toplayıp arta kalanı, amaç dışındaki yerlere, yukarıda sayılan harcamalara aktarmak, büyük bir kandırmacadır. Vakıf, dernek ve insani yardım kuruluşu şemsiyesi altında bunları yapmak ahlaki değildir.

Şayet yapmak istiyorlarsa statülerini ve tabelalarını değiştirmeleri gerekir. Mesela bir süpermarketin, düzenlediği kurban organizasyonundan kâr etmesine ve kazancını da nereye harcayacağına laf edilemez. Çünkü onun, bir hayır kuruluşu olma iddiası yoktur. Ama bağış toplayan, muhtaçlara götüreceğiz diyerek kurban organizasyonu düzenleyen vakıf ve dernekler süpermarket gibi değildir. Topladıkları paralar, ticaret malı değil, bağıştır. Kendileri tüccar ve esnaf değil bağışçıların aracısı yani vekilidirler. O paralar üzerinde istedikleri gibi tasarruf edemezler. Dolayısıyla bağışların tamamı, ilgili hedefe harcanmalıdır. Bağışçıların haberi ve onayı olmaksızın, kurban paralarından bir kısmının yukarıda sayılan yerlere harcanması, dürüstlüğe aykırıdır, güveni kötüye kullanmaktır.

Şimdiye kadar, kurban organizasyonu yapıp da topladığı paralarla hem kurban kesip hem de kasasını dolduracağını ve yukarıdaki harcamaları yapacağını beyan eden bir vakıf veya dernek hiç gördünüz mü? Bağışçılardan bu yönde onay alanı gördünüz mü? Ne kadar kurban parası topladığını, bunun ne kadarıyla kurban kestiğini, ne kadarının organizasyon masraflarına ve ne kadarının ise kendi kasalarına gittiğini şeffaf tablolarla açıklayan bir vakıf veya dernek gördünüz mü?

Müslümanlar dürüst olmalıdır. Kapı arkasından başka işler çevirmek bir Müslümana yakışmaz.

Elbette, kurban organizasyonunu dürüstçe yapan vakıf ve derneklerin olması mümkündür. Şayet böyleleri varsa onları tebrik etmek gerekir. Fakat şimdiye kadar hayatını dinî çevrelerde geçirmiş biri olarak şu kanaatimi açıkça söyleyebilirim ki, bu devirde sırf Allah rızası için kendi ülkesinden binlerce kilometre uzağa gidip topladığı kurban paralarının tamamını oradaki muhtaçlara harcayan, kurban paralarından bir kısmını başka işlere harcamayan bir kuruluş bulunduğuna inanmak çok zor. 

Sâdıklara... Sâdıklarla beraber olanlara selam olsun.


İLGİLİ YAZILAR

- Siz hiç "reklam giderleri için kullanacağız" diye bağış toplayan, zekât, fitre veya kurban parası toplayan bir vakıf/dernek gördünüz mü?

- Zekat toplayıp dağıtan kuruluşların tarihi kökeni (?)




RAMAZAN BAYRAMI KURBANI diye yeni bir kurban mı icat oldu?

RAMAZAN BAYRAMI KURBANI diye yeni bir kurban mı icat oldu?

Bugünlerde sosyal medyada acayip bir reklam dönüyor. Ramazan bayramında “kurban” keseceğiz; yarısı senin yarısı ihtiyaç sahiplerine... İstersen hepsini de muhtaçlara gönderebilirsin, mesajını içeren bir reklam. Hem de, dinî kisveli bir vakıf faaliyeti çerçevesinde bu yapılıyor.

Böyle bir kurbanı (!) ilk defa duyduk. Aslında söylemek istedikleri şey, bayramda et yemek, yedirmek. Zaten Ortadoğu kültüründe ikram ve ziyafet denince ilk başta etli yemekler akla geliyor. Bu kişiler Ramazan Bayramında halkın sofrası etle şenlensin diye bir hayvan kesme organizasyonu yapmaya karar vermişler. İsteyen, bu organizasyon sayesinde muhtaçlara da et gönderebilecek.

Peki, buna neden “kurban” ismi veriyorlar?

Biraz araştırınca görüyoruz ki, doksanlı yıllarda bir hoca bu konuda bir vaaz vermiş ve o vaazda sözde bir hadise dayanarak, ramazan bayramında “kurban” kesip aile fertlerine yedirmenin faziletinden bahsetmiş.

Öncelikle hadis olduğu söylenen o metin, asla sahih hadis kitaplarında yer almıyor. Sadece Suyutî’nin Cemʿu’l-cevâmiʿ adlı kitabında ve onun üzerine kaleme alınan bir kitapta mevcut. Cemʿu’l-cevâmiʿdeki rivayetlerin birçoğunun ise zayıf, hatta uydurma olduğunu ilim ehli öteden beri bilir. Zaten Suyutî de söz konusu o rivayetin sahih olduğuna dair bir şey söylememiş. Mezhepler de, o rivayeti delil kabul etmemişler ve herhangi bir dinî hükme dayanak yapmamışlar. Ramazan bayramının ibadetleri arasında kurban diye bir ibadet bulunduğunu söylememişler. Çünkü bu durumdaki sözler/rivayetler dinde delil olamaz ve bunlara dayanarak İslam’da bir ibadet ispat edilemez. Ümmetin bugüne kadarki uygulamasında da Ramazan Bayramına mahsus bir kurban ibadeti yok.

İkinci olarak ve daha da önemlisi, hadis olduğu söylenen o metinde bile “kurban” kelimesi geçmiyor. Zebiha ifadesi var, yani “kesmek”le ilgili. (وذبيحتُك شاتَك يومَ فطرِك لأهلِك) Koyun kesip aileye yedirmekten bahsediliyor. Her hayvan kesimi, kurban değildir. Bu rivayetin hadis olup olmaması bir yana, bir de bu zebiha ifadesinden yola çıkarak oradan bir “kurban”, yani bir ibadet icat etmek, ne ilmî ahlaka sığıyor ne de ticaret ahlakına. (Ticaret konusu aşağıda gelecek)

Böylece halkın zihnindeki “kurban” anlayışı tahrif ediliyor, kafa karışıklığına yol açılıyor. Kurban kavramını Ramazan bayramıyla ilişkilendirmek asla kabul edilebilir değildir. El-İnsaf! Neden dürüst davranıp da doğru kavram kullanmıyorlar? Velev ki muhtaçlara gidiyor olsun, buna Ramazan bayramında et bağışı, et satımı ya da et ticareti demeleri gerekmez mi? Kurban bayramı başka Ramazan bayramı başka. Yoksa doğru kavram kullanılırsa bağış oranı düşer, endişesi mi var? Asıl endişe edilmesi gereken, dinî kavramlarla oynayıp ahiretini mahvetme riskidir, halkta yanlış algılara sebep olmanın vebalidir. Bunları göze alarak meydana getirilen kavram kargaşası, ahlaken sorunlu bir pazarlama taktiği gibi duruyor.

Gelelim kurban ticareti meselesine;

Zamanımızda gerek Kurban bayramında gerekse diğer aylarda, kesim/kurban organizasyonu düzenleyen neredeyse tüm vakıf ve dernekler, muhtaçlara yardım haricinde, bu organizasyonlardan kâr elde etme ve bu kârı kasalarına koyarak başka işlerde kullanma derdindeler. Fakat bu şekilde ticaret yaptıklarını açıklamazlar, halktan gizlerler. Mesela “Afrika’da kurban” diye bir kampanya yapılınca, millet sanır ki, toplanan tüm para ile orada kurban kesiliyor ve artan olursa o paralar da yine Afrika’daki muhtaçlar için harcanıyor. Hayır, hiç de öyle değildir. Kampanyayı yapanlar, kurban için vekâlet alsalar bile, artan paraların ne olacağı konusunda bağışçılardan bir vekâlet veya izin almazlar, bu noktayı kapalı bırakırlar ve elde ettikleri kazançlarla, başka işler yaparlar. Kimisi bu paralarla Beykoz'daki kendi binalarında inşaat ve tadilat yapmaya kalkar. Hatta bu yüzden Bakanlık tarafından hesaplarına bloke konulan dernekler/vakıflar vardır. Açık söylemek gerekirse, ben bu devirde, kendi kuruluşuna hiçbir şey ayırmadan, tüm kurban parasını dünyanın değişik yerlerindeki muhtaçlara götürecek, bu yolda kıtalar aşmayı göze alacak bir Müslümanın var olduğuna inanmıyorum, öylesini hiç görmedim. Duyduklarımız ve bildiklerimiz de bu yönde.

Meselenin bu yönü, vakıf ve dernek görünümlü ticaretin gizlenen tarafıdır. Bir tür aldatmadır. Açık açık biz ticaret yapıyoruz ve kurbandan kazanç sağlıyoruz diyene söz olmaz. Mesela bu işi meslek edinen kasapların ve et sektöründeki firmaların kurbandan kazanç elde etmesinde bir sorun yok. Sorun, hayır kuruluşu kisvesiyle ve bağışçılara haber vermeden bu ticareti yapmakta. İşte bu noktada, vakıf ve derneklerin, kurban organizasyonunda ne kadar para toplayıp bunun ne kadarını kurban kesimine, ne kadarını kurban masraflarına harcadıklarını ve artan paralarla ne yaptıklarını gösteren detaylı ve şeffaf raporlara/ tablolara yer verdikleri görülmez. Şimdiye kadar bunu yapan, yani kendi kurumuna kalan tutarı beyan eden sadece bir kuruluşa şahit olduk ve daha önceki yıllarda bunu bir yazıda dile getirmiştim.

Hayırlı Ramazanlar

03.03.2026 Salı

1447 Ramazan

Ramazanda şöyle bir FİNANSAL OKUR YAZARLIK HESABI nasıl olur?

Bilindiği gibi bu mübarek ayda öne çıkan en önemli ibadet, oruç. Oruç, açlığı tatmayı öğretiyor, nefsi terbiye etmeyi öğretiyor. Az ile de yetinebileceğimizi, kazandığımız malda asıl olanın, onu tüketmek olmadığını, gerekirse dişten arttırarak geri kalandan infak etmek ve öbür dünyaya yatırım yapmak gerektiğini öğretiyor.

İşte bu gibi gayelerle oruç, öğünlerimizi 2'ye düşürüyor. Yani bu ne demek? Diğer zamanlarda ortalama 3 öğün yiyen birinin beslenme ve gıda masraflarının, ramazan ayında düşmesi demek değil mi? Eğer orucun ve ramazanın manası iyi kavranmış olsa sonucun böyle olması gerekmez mi? Yani gıda harcamaları bu ayda yaklaşık üçte bir (%33,3) oranında düşmeli değil mi? Tasarruf etmek ve küçük küçük biriken tasarrufları yatırıma dönüştürmek için ne güzel bir fırsat bu!

Ramazanda bir müslümanın gıda harcamalarının azalması veya en azından sabit kalması  gerekirken artıyorsa, burada üzerinde düşünmemiz gereken çelişkili bir tavır vardır. Zaten ülkemizde gıda fiyatlarının bu ayda artmasının bir sebebi de bu tavır değil mi? Bu ayda daha az ile yetinmesi gerekenlerin, daha çok yiyip içmeye çalışıp lükse kaçmaları hem fiyatların artmasına neden oluyor hem de daha çok masraf ettirip finansal okur yazarlık prensiplerine aykırı bir durum oluşturuyor.

Gelin bu aydaki tüketimlerimizi, ramazanın ve orucun ruhuna uygun hale getirelim. Masraflarımızda ölçülü olalım ve yaptığımız masrafları gün gün kaydedelim. (29 Günlük Ramazan Gıda Harcamaları Tablosu). Bu esnada şayet başkalarına iftar verme gibi sebeplerle yaptığınız masraflar varsa onları bu tabloya dahil etmeyebilirsiniz. Çünkü onlar zaten doğrudan uzun vadeli bir yatırıma dönüştü.

Bakalım ramazan sonunda nasıl bir hesap ortaya çıkacak? Bu mübarek aydaki gıda giderlerimiz diğer aylardan daha az mı oldu yoksa daha çok mu?

Bir de o tiryaki arkadaşlar! Sizleri de unutmuyoruz tabi. Umarım oruç günlerinde içmediğiniz sigaraların paralarını bir yere ayırabilir ve yatırıma dönüştürebilirsiniz; dünyalık ve ahiretlik yatırımlara. Ramazandan sonra da inşâallah bir daha sigaraya dönmezsiniz. (Bakın sizler için de duacıyız.)

Atalarımızın finansal okur yazarlık noktasındaki bazı tespitleri:

"Damlaya damlaya göl olur."

"İşten artmaz, dişten artar."

"Her çok azdan olur."

"Aza kanaat etmeyen, çoğu hiç bulamaz."

"Sakla samanı, gelir zamanı."

"Güvenme varlığa, düşersin darlığa."

"Bol bol yiyen, bel bel bakar."

"Çoğu zarar, azı karar."


20.02.2026

Bilal ESEN




"KABE'DE HACILAR HÛ DER" Mİ? HÛ DİYEREK YERİ GÖĞÜ İNLETİR Mİ? YA DA SEMAZENLER CAMİDE DÖNER Mİ?

el-Cevap: Hayır.

Öncelikle Kabe ve Harem bölgesinde yüksek sesle söylenen "hû" diye bir zikir yok. Gidip görenler bilir. Ama oralarda yüksek sesle söylenen Lebbeyk var, meselâ. Bu durumu bilen biri için “Kâbe’de hû sedaları yükseliyor” gibi bir anlatım ya bilgisizlik ya da bilinçli bir romantikleştirme izlenimi veriyor.

Acaba, yukarıdaki cümleyi müzikte kullanıp bugünlerde sosyal medyada adeta şov yapanlardan bazıları Kabe ile kendi dergahlarını karıştırmış olabilirler mi?

Çünkü, Kabe bir mesciddir, camidir. Cami ve mescidlerde "hû" diye topluca ve yüksek sesle zikir yapmak Peygamberimiz (s.a.s) ve sahabe döneminde yok.

Sonraları bazı sufiler bunu kişisel vird edinmişler ama topluca ve yüksek sesle icra etme biçimleri tarikatlardan bir kısmında ortaya çıkmış. Ehl-i sünnet çizgisini muhafaza etmeyi önemseyen tarikatlar ise genellikle böyle gösterilerden uzak durup daha sade zikir meclislerini tercih etmişler.

Elbette, zikir bütün müslümanların ibadetidir. Fakat "hûculuk" başka bir şey. Hû zikri deyince, bunun nasıl söylendiği ve yapıldığı belli. Şekli / formatı görmezden gelinemez. Halbuki Kabe'de, hûcu tarikatlardaki şekliyle bir hû zikri yok. Yani yukarıda tasvir edilen biçimlerde ve özellikle de başını ve vücudunu sağa sola sallayarak ya da halaya benzer şekilde toplu şekilde dönüp zıplayarak zikir çekmek, müslümanların ortak bir örfü değil. Olsa olsa, sınırları zorlayanlara mahsus aykırı bir harekettir. Zaten her müslüman da bir tarikata mensup değildir.

Sadece Kabe'de değil mesela tüm ezanlarda ve kâmetlerde de hû denmez. Hû Ekber değil, Allâhu Ekber! denir.

Bu nedenle tarihte bu gibi merasimleri icra edenler, bunları camilerde değil tekke ve dergahlarında yapmışlardır. Aynı durum semâ ve devran gibi törenler ile cem ve semah hakkında da geçerlidir. Camilerde semâ yapılmaz, müzik aletleriyle, deflerle ilahiler söylenmez.

Bunlar, tüm müslümanlara ait uygulamalar olmadığından camilerde değil ancak tekke ve dergahlarda yapılabilir. Tarihte böyle bir düzen ve edep hassasiyeti oluşmuştur. Camilerde ise bütün müslümanlarca ortak kabul edilen ibadetler ve zikirler yapılır.

Camiler sırf belli bir tarikatın veya cemaatin mekânları değildir. Oralarda aşırılık içeren tavırlar sergileyip orta yolda olan diğer müslümanları rahatsız etmek doğru değildir.

"KATILIM ENDEKSİ”NE UYGUN OLMAYAN BİR “KATILIM BANKASI” OLABİLİR Mİ?

Daha önceki bir yazıda, dinî gerekçeler ileri sürerek katılım bankalarını savunan bazılarının, diğer bankalarla çalışmayı haram saydığını fakat bu görüşün sağlam ve tutarlı olmadığını belirtmiştik. Bu görüş, zorlaştırıcı ve katılım bankalarının çıkarlarını önceleyen bir yaklaşımdı. Tutarsızdı, çünkü katılım bankalarının kendileri bile zaman zaman diğer bankalarla işbirliği yapıyordu. Hatta ülkemizdeki bir katılım bankasının ana ortağı, konvansiyonel bir bankaydı. Yani faizli bir banka, katılım bankası adıyla bir banka kurmuş, çalıştırıyordu.

Meselenin, akademik alanımı ilgilendiren yönünde, İslam dinini ve din istismarını ilgilendiren iki boyut vardı. Birincisi, Müslümanlara hayatı zorlaştırmayı maharet sanan o görüş. İkincisi, o görüş sahiplerinin, katılım bankalarıyla çalışmayı bazı müesseselere ve personellerine dayatmış olması, başka bir deyişle, dinî gerekçeler ileri sürülerek yaşatılan mağduriyetler. Din istismarı kavramını kullanıyoruz, çünkü işin sonunda katılım bankasının kazanç elde etmesi söz konusu. Ve bu kazanç banka sahiplerinin oluyor. Durum, Osmanlı’daki para vakıfları gibi değil.

Maalesef 2020-2025 yılları arasında bu konuda çok acı tecrübeler yaşandı. Mesela güya gayret-i diniyye ile, onbinlerce personeli bulunan bazı müesseselerin maaş işleriyle ilgili ihaleler katılım bankalarına verildi. Bu bankalar ise yetersizlikleri ve beceriksizlikleri nedeniyle, hizmet yerine sorun üretti. Bunun üstüne bir de, sorunlardan şikâyetçi olan kurum personellerini aşağılama ve insan yerine koymama gibi “artılar” eklenince, bu bankalardan bazıları kimi dinî çevrelerde istenmeyen kuruluşlar haline geldi.

Yeterli hizmet üretip üretmedikleri bir yana, katılım bankalarının dine uygun olup olmadığı noktasında bile bir sürü kuşkular ve hileli işler varken, bunların mutlak İslamî olarak takdim edilmesi ve dayatılması, hiç akıllıca bir iş değildi. Zaten sonradan kurulan bazı bankaların, katılım bankacılığına severek girmedikleri ve adeta katılım bankası olmaya zorlanmış gibi bir tavır içinde oldukları da belliydi. Zorla güzellik olmuyor. Kısacası din bahanesiyle yaşatılan sıkıntılar, katılım bankacılığının itibarını zedeledi. Keşke o zamanlarda katılım bankalarına yön veren akil insanlar olsaydı da bu sonucun önüne geçilebilseydi. Ama olmadı.

Gelelim Bugüne

Hani o bazılarının, İslam’a uygun olduğunda tereddüt etmedikleri katılım bankaları var ya, onlardan biri yakın zamanda, halka arz yoluyla borsaya açılmaya karar vermiş. Tabii olarak, borsaya girdiğinde bazı endekslere dâhil olacak. Onlardan biri de, dinî ilkelere/katılım finans ilkelerine uygunluğu gözeten “katılım endeksi”. Bir de bakılıyor ki, adında “katılım bankası” ifadesi bulunan o kuruluş, söz konusu endeksin kriterlerini karşılamıyor. Başka bir deyişle, kriterleri karşılayıp karşılamadığından emin olunamıyor. Peki, ne olacak, yolun burasına gelmişken geri mi dönülsün, borsaya girmesin mi? Çözüm bulmak için, bankanın ana ortaklık yapısının (belki sadece kağıt üstünde) değiştirilmesi (ya da ayrıştırılması) gibi arayışlar başlamış. İşte bu arayışlar da medyaya farklı şekillerde yansıtılıp tartışma konusu olunca, katılım bankacılığıyla ilgili bir vahamet gün yüzüne çıkmış oldu.

Şimdi, çözülmesi ve cevaplanması gereken mesele şu: Katılım endeksine uygun olmayan bir katılım bankası olabilir mi? Böyle bir banka, şimdiye kadar nasıl “katılım bankası” olabildi, hem de bazı dinî çevreleri kırıp dökecek kadar, dine uygunluğunda ısrar edilerek? Dini kullanıp böyle garip sonuçlara yol açmak ve dinî yönden kuşkulu olan kuruluşları İslam’ın ta kendisiymiş gibi topluma takdim ederek İslam’a ve Müslümanlara itibar kaybettirmek kimin eseri? Herhangi bir Müslüman bu tür bir manzaraya razı olabilir mi?

Müslüman imajını korumak ve din istismarıyla mücadele etmek her Müslümanın görevidir.


(NOT: Bazıları, bu tür yazılara bakarak, zamanımızda “daha uygun/helal” bir banka varmış da biz onu talep ediyormuşuz gibi zannedebilirler. Hayır! Öyle öyle değil. Öyle bir banka da yok. Ancak isim hilesi vb. yollarla komik duruma düşmeye de gerek yok. Tutarsızlıktan ve  çelişkilerden de kurtulmak lazım. İster  konvansiyonel olsun, herhangi bir bankayla çalışmak zamanımızda bir ihtiyaçsa, bu gerekçeye bağlı olarak o bankayla çalıştığımızı açıkça itiraf etmek, hileli işler yapmaktan, karayı ak göstermekten daha dürüsttür. Belki de Allah (cc) katında af olunması daha muhtemeldir. Çocukları bile ikna edemeyecek gerekçelerle, katılım bankalarını İslami bankalarmış gibi sunmanın daha büyük bir vebal olduğu kanaatindeyiz. Çünkü işin burasında bir sahtecilik ve kandırmaca gündeme geliyor. Yapılan işlemler aynı mahiyette olduğunda, katılım bankalarında caiz olan bir işlem, diğer bankalarda da caiz kabul edilmeli. Diğerlerinde caiz olmayan, katılım bankalarında da caiz kabul edilmemeli. Gecikme faizi/gecikme cezası, faizli mevduat/kar garantili katılma hesabı, faizli kredi/kar paylı finansman vb.)

11.01.2026






KATILIM BANKALARININ SON YILLARDA TEPKİ ÇEKMESİNİN 2 SEBEBİ

Katılım bankaları son yıllarda pek çok tepki çekiyor. Farklı sebepleri olabilir ama şimdilik şu ikisine yer verelim:

1. Katılım bankalarının banka olarak kalmakta ısrar etmeleri, yapmacık, sahte ve hileli işler yaptıkları algısından kurtulamamaları

Bu bankaların, isimlerinde "banka" kelimesinin bulunması başta olmak üzere çoğu işleri orta düzeyde bir vatandaşa kuşkulu geliyor. Faizli bankalar ile aralarına reel bir fark koyamadılar. İkna edici olamadılar. Bu noktada ülkemizdeki siyasi ve sosyal şartlar ile mevzuatın da geçmişte onlara pek izin vermediğini hatırlamak gerekir.

Fakat yakında zamanda ülkemizde çok şeyler değişti. Bazı kapılar açıldı. Şu anda katılım bankalarının murâbaha ve müşâreke gibi ticari işleri lafta değil de gerçekten yapmalarına pek bir engel kalmadı. Siyasal ve sosyal her türlü zemin müsait. Mevzuatın da arzu edilen şekilde düzenlenmesi imkanı var. Ama duyuyoruz ki, onlar hâlâ mevcut şekilde devam etmek istiyor ve banka olarak kalmakta ısrar ediyorlar. Bu bakımdan, gündemde bulunan katılım finansla ilgili mevzuat tasarılarına en çok onlar karşı çıkıyor ve bu tasarıyı esnetmeye çalışıyorlar.

Denilebilir ki, bugünlerde, katılım bankalarının İslam'a daha uygun hale getirilebilmesinin ve faizsiz bir yapıya dönüştürülebilmesinin önündeki en büyük engel, yine kendileridir. Artık onların, daha şer'î olalım diye bir gayretleri kalmamış gözüküyor. Şayet böyle devam edecek olurlarsa kapitalist sistemin faiz kurumlarından bir farkları olmadığı şeklindeki kanaatler de devam eder.

2. Katılım bankaları adına insanlar üzerinde tahakküm kurulması

Katılım bankacılığı, faizli sisteme alternatif olarak başlatılan sade bir teşebbüstü. Daha yolun başında sayılır. Çünkü henüz tam bir alternatif olamadı ve  faizli bankalardan ne farkı olduğu konusunda ikna edici olamadı. Buna rağmen kimileri katılım bankalarını, mütevazi bir proje olmanın ötesinde mutlak bir helal müessesesi olarak gördüler, adeta kutsadılar. Onlarla çalışmayı tamamen helal diğer bankalarla çalışmayı ise tamamen haram ilan ettiler. Hatta bankalarla yapılan herhangi bir işin içeriğine ve mahiyetine bile bakılmıyor, işin dinî hükmü sırf hangi banka ile çalışıldığına göre belirleniyordu. Maalesef katılım bankalarına zihniyet desteği verenler ve çeşitli mecralarda onlar lehine fetva üretmeyi iş edinenler bu tavra büründüler. Bu tavırdan dolayı kimi insanlar çevrelerine, bazı kuruluşların yetkilileri de personellerine baskı yaparak mutlaka katılım bankalarıyla çalışmaya zorladılar. Yani haddi aştılar.

Halbuki katılım bankalarının kabiliyetleri ve imkanları, yeterlilikleri ve yetersizlikleri belli. Her konuda başarılı olmaları mümkün değil. Bu nedenle bunlardan bazılarının eksiklikleri, vatandaşa çıkarttıkları zorluklar, tecrübesizlikler ve iş bilmezlikler bütün bir sektörün aleyhine olumsuz algılara yol açtı.

Üstenci, baskıcı ve müstekbir tavırlar, karşı tepkiyi doğurdu. Maalesef olayların bu raddeye geleceği bilinmesine rağmen katılım bankaları ve onların akıl hocaları da bu etki-tepki meselesini hiç önemsemediler. Gönüllü veya gönülsüz kendilerine gelen müşterinin sayısına baktılar. Nihayetinde bankacılığın ruhunda var olan zulüm, kimi katılım bankaları aracılığıyla da yaşatılmış oldu. Mütevazi şekilde devam etselerdi belki bu kadar tepki çekmeyeceklerdi.





VAKIFLAR, DERNEKLER ve YATIRIM FONLARI

Son haftalarda yatırım ve para piyasası alanlarında çeşitli gelişmeler oluyor. Özellikle bazı yatırım fonlarındaki paralar konusunda birtakım sıkıntılar yaşandığı, payların zamanında satılıp paraya çevrilemediği, gecikmelerin ve eksik ödeme gibi mağduriyetlerin yaşandığı hakkında bazı haberler alıyoruz. Hatta riski çok düşük olduğu iddia edilen para piyasası fonlarında bile bu tür sıkıntıların yaşandığını sosyal medya ve şikayet siteleri gibi yerlerden öğreniyoruz.

Peki böyle ekonomik bir mesele neden bu yazımızın gündeminde?

Çünkü geçmişte bazı dinî müesseselerin ve vakıfların, adreslerine ulaştırmak üzere insanlardan topladıkları ve bir an önce hayır cihetine sarf etmeleri gereken bağışları beklettiklerini ve hatta yatırım için vadeli hesaplara veya fonlara yatırdıklarını duyuyorduk. Bunun çok yanlış bir hareket olduğunu anlatmaya çalışsak da bazıları kendi bildiğini okuyor ve birtakım yatırım araçlarının risksiz olduğunu iddia ediyorlardı. Ülkemizdeki en önemli fetva mercilerinin fetvalarını, mesela zekât paralarının nemâlandırılamayacağı gibi fetvaları da görmezden gelmeye çalıştılar. (Bk. DİYK, Zekât Malının Hayır Kuruluşlarınca Nemalandırılması )

Doksanlı yıllarda bazı bankaların ve hatta faizsiz finans kuruluşlarının battığını, buralarda vatandaşa ait paraların bir anda pul olduğunu hatta bazı vakıfların paralarının da aynı şekilde sıkıntıya girdiğini ne çabuk unuttular?

Şimdi bir kez daha ortaya çıktı ki, risksiz bir yatırım yoktur. Faizsiz bir yatırım da olsa, vadeli bir hesap veya para piyasası fonu da olsa yatırıma yönlendirilen her para, riske atılmış demektir. İşin esasında başka bir insanın inisiyatifine bırakılan para, her zaman risktedir. Çünkü zamanımızda insan, güvenilir olmaktan çıkmıştır, insana güven çok azalmıştır. 

Dolayısıyla toplanan hayır ve yardım paralarını bir an önce yerine ulaştırmak yerine, bunları başka insanlara teslim ederek, al bununla yatırım yap, kâr et ve sonra kârıyla birlikte bize teslim et, demek büyük bir risktir. Kendi paramızı bile bu şekilde yatırıma sokarken endişe duyuyoruz da, yüzlerce kişinin emaneti olan bağışlar için daha büyük bir endişe duymamız gerekmez mi? Hangi cesaretle yardım paraları fonlara ve vadeli hesaplara yatırılabiliyor? 

Böyle bir girişim sonucunda meydana gelecek en hafif bir kusurun bile buna sebep olanların cebinden telafi edilmesi gerekir. Bu tür zararlar vakıfların diğer paralarından ödenemez. Çünkü vakıflardaki her bir kuruşun bir hedefi vardır. O hedef de bağışlayanların niyeti, arzusu ve amacıdır. Yardım kuruluşları bunların dışına çıkamazlar.

Diğer yandan, rakamsal olarak maddi zarara yol açmasa bile, hayır paralarının fonlarda bekletilmesi ve ihtiyaç duyulduğunda hemen paraya çevrilemeden sürüncemede bırakılması bir vebaldir. Dünyada acil yardım bekleyen  bu kadar muhtaç varken toplanan paralar niye bekletilir? 

Maalesef bu tür konularda şimdiye kadar çok gevşeklik yapıldığını gördük. Mesela ülkemizdeki bir deprem felaketinin akabinde depremzedeler için yardım toplayan bir kuruluşun, bu depremden 7-8 sene sonra bile o deprem paralarından bir kısmını hâlâ dağıtmamış olduğunu, yine başka bir ülkedeki çaresizler için yardım topladığı halde bu paraların çoğunu o ülkeye ulaştıramayıp seneler sonra aklı başına gelen bir kuruluşun var olduğunu gördük.

Yardım kuruluşlarının sorumlulukları gerçekten çok ağır. Bu işlere gelişigüzel girilemez. Her adımda kılı kırk yararcasına düşünmek ve tedbirli davranmak gerekir. Hiç olmazsa bugüne kadar yaşananlardan ibret almak ve asla dinen bir vebale girmemek gerekir.




KATILIM BANKALARI DIŞINDAKİ BANKALARLA ÇALIŞMAK

Bazıları, bankalarla çalışmanın faize destek olmak anlamına geldiğini ve haram olduğunu, katılım bankalarından başka bankalarla çalışmanın caiz olmadığını iddia ediyorlar.

Halbuki, katılım bankalarının kendileri bile bazı işlerde yurt içindeki ve dışındaki konvansiyonel (faizli) bankalarla ve faizli işlem yapan diğer kuruluşlarla iş birliği yapmaktadırlar. Mesela, ortak kredi kartı ve ATM anlaşmaları böyledir. Birbirleriyle döviz, sukûk ve kira sertifikası vb. alıp vermektedirler. Hayatın normal akışı böyle. Hatta ülkemizdeki katılım bankalarından birinin ana ortağı, konvansiyonel bir bankadır. Yani konvansiyonel bankalarla katılım bankaları öteden beri birbirleriyle iş yapmakta ve yapmaya devam etmektedirler.

Hal böyleyken sade bir vatandaşa, "diğer bankalardan tamamen uzak dur ve sadece katılım bankalarıyla çalış, aksi halde faize destek olmuş olursun" demek çelişkili değil midir? Buna, kraldan çok kralcı olmaya kalkmak denmez de, ne denir? Bir banka ile meşru bir iş yapmak o bankanın diğer haramlarına destek olmak anlamına geliyorsa, katılım bankaları da diğerleriyle meşru bir konuda işbirliği yapınca faize destek olmuş mu oluyorlar (!) 

Söz konusu kişileri, böyle çelişkili durumlara düşüren şey, gerçeklere gözlerini kapamak ve hayatın şartlarını okuyamamak. Böyle zamanlar ve durumlarla ilgili dinde var olan kolaylıkları görmezden gelmek. İşte bunlar müslümanlar için hayatı adeta yaşanmaz hale getiriyorlar. Bu ne lüzum var?

Önemli olan yapılan işin meşru olmasıdır. Katılım bankaları gibi, kişiler de ihtiyaç halinde diğer bankalarla çalışabilirler. 

Kısacası, yerine ve şartlara göre faizli bankalarla çalışmak, o bankalarda hesap açmak ve faizsiz işler yapmak bir ihtiyaç olabilir. Bu ihtiyaç kişiler için de söz konusu olabilir. Herkesin durumu farklıdır.


İLGİLİ YAZILAR

- FAİZLİ BANKALARDA HESAP AÇMANIN DİNÎ YÖNÜ

KİRLETMEMEK İMANDANDIR

Temizlik deyince kimimiz sadece kirli şeyleri temizlemeyi ya da çöpleri toplamayı anlıyor. Halbuki temizlik sadece bu değil. Temiz tutmak daha önemli. En iyi temizlik, kirletmemektir. 

Temizlik imandandır denildiğinde de öncelikle temiz tutmanın ve kirletmemenin anlaşılması gerekir.



İNSANA SAYGIDA ÖLÇÜ

Müslüman yalnızca Yüce Allah'a tapar. Allah'tan başkasına secde etmez. Sevdiğini Allah için sever; "Allah'ı sever gibi" sevmez.




Hangi vakıflara bağış yapılabilir ve ibadet paraları emanet edilebilir? Küçük bir TEST

Bir müslümanın iyice araştırmadan, tanımadığı ve bilmediği kuruluşlara bağış yapması, zekat ve kurban gibi ibadetlerinde onları aracı kılması düşünülemez. Yoksa bir hayır yapmış olmaz ve beklediği sevabı kazanamaz.

Böyle bir kuruluşun en başta hem dinî duyarlılık bakımından hem de parayla imtihan bakımından güvenilir olması gerekir. Mal ve makam hırsı hizmet aşkının önüne geçmiş kişi ve kuruluşlarla bir yere varılamaz.

Bunun için küçük bir test de yapılabilir.

Mesela böyle bir vakfa, "Vakıf parasıyla makam aracı alınabilir mi?", "Vakıf parası lojmanlara harcanabilir mi?", "Lüks araç ve eşyalar alınabilir mi?, "Vakıf parasından yurt dışına geziler ve ziyaretler düzenlenebilir mi?",  "Siz hiç böyle bir şey yapıyor musunuz?" gibi sorular sorun. Sizi kaale alıp cevap verip vermemeleri veya verdikleri cevapta yakalayacağınız bazı ipuçları, size bir fikir verecektir. Ondan sonra, basiretinize göre hareket edin.