VAKIF ve DERNEKLERİN DÖRT GÖZLE BEKLEDİKLERİ BAYRAM GELİYOR

Bu sene de, kurban diye, bağış diye paralar toplanacak.

Yine milyonları aşan yüksek maliyetli reklamlar yaptırılacak, muhtaçların ve zenci çocukların resimleri kullanılacak, afişler asılacak:

- Kurbanını bağışla

- Muhtaçlarla paylaş

- Bayram ettir

- Paylaş, iyiliği çoğalt

- Kurbanınla yetimler gülsün

- Afrika'ya kurban

- Yurt dışı kurban

- İhtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz

...

Bu tür propagandalara maruz kalan halk da kurban için vereceği bütün paranın tüm bu amaçlara gideceğini zannedecek. 

Hâlbuki

- Vakfın/derneğin makam araçlarının modeli düştü, yenilenmeleri lazım (!) Hem de öyle sıradan modeller değil lüks modeller, özellikle de İsrail'e destek vererek kalitesini ispat etmiş markalar çok iyi gider makam aracı olarak (!)

- Yöneticilerin yıl boyu yapacağı turlar, geziler, düğünler, partiler, siyasi görüşmeler, yurt dışında ahbap-dost ve hemşehri ziyaretleri, lüks mekanlarda ağırlamalar, yedirip içirmeler vs. için sürekli gezmeleri, bunun için de mazot, benzin, uçak biletleri... lazım (!)

- Konaklamalarda otellerin yıldızı çok önemli. Temsil, ağırlama ve tören giderlerinin de mutlaka kuruluşun itibarına layık olması lazım (!)

- Ekipleri yöneten üst düzeyler çok yoruldu, dinlenmeleri için her yıl üç beş defa şöyle bir İspanya, Paris, Tokyo, Mısır... görmeleri lazım. Balkan turları da iyi gelir (!)

- Lojmanların iç ve dış dekorasyonu modaya yenik düştü, acilen günü yakalamak lazım (!)

-  Hele bir de bizim o yayınlarımız, sosyal medya ve televizyon kanallarımız, tarikat meclislerimiz, faaliyetlerimiz, dergahlarımız var ya. İşte onların masrafları da çok para tutuyor. Kameraların ve stüdyoların sürekli yenilenmeleri lazım. Ekran yüzlerimizin görünümü için pudra gibi makyaj malzemeleri, mekânların şaşalı gözükmesi için dekoratif eşyalar lazım (!)

- Gençleri örgütleyip sokaklarda devlet aleyhine izinsiz gösteriler, sivil cumalar, camilerde kışkırtıcı eylemler… yapmak lazım.  Bunların da masrafları var!

İşte, bunlar gibi daha nice harcamalar, kurban bayramını bekliyor, maalesef.

Bir aracı kurum olduklarını unutup bağışçılarına karşı ihanet içinde olanlar, bu kurbanda da yine meydana çıkacaklar. Ama fakirlerden çok kendi kuruluşlarını ayakta tutmak ve saltanat sürmek için bu işe girişecekler. Diğer yüzlerini gizleyecekler. Gizli ajandaları olacak.

Hele bir de kurban diye para toplayıp kesmeyenlerin olabileceğini ya da kurban paralarının birtakım terör örgütlerine gidiyor olabileceği ihtimalini düşünmek daha da feci. Şimdilik bunları bir kenara bırakalım.

Peki, vakıf ve derneklerin kurban organizasyonlarında sorun ne?

Bu yazıda dikkat çekmek istediğimiz sorun, kendilerini bir hayır kuruluşu gibi gösterip ticaret yapmaları. Amaca aykırı davranmaları.

İnsanların dinî duygularını kullanarak belli bir hedef için bağış toplayanların, topladıkları tüm parayı o hedefe kullanmaları gerekir. Mesela yurt dışındaki muhtaçlara kurban ulaştırmak için toplanan para ile hem kurbanlar kesilir hem de artan paralar yine o bölgelerdeki muhtaçlara harcanır, harcanmalıdır. Kesinti yaparak veya bağışçılardan kurban bedelinin çok üstünde para toplayıp arta kalanı, amaç dışındaki yerlere, yukarıda sayılan harcamalara aktarmak, büyük bir kandırmacadır. Vakıf, dernek ve insani yardım kuruluşu şemsiyesi altında bunları yapmak ahlaki değildir.

Şayet yapmak istiyorlarsa statülerini ve tabelalarını değiştirmeleri gerekir. Mesela bir süpermarketin, düzenlediği kurban organizasyonundan kâr etmesine ve kazancını da nereye harcayacağına laf edilemez. Çünkü onun, bir hayır kuruluşu olma iddiası yoktur. Ama bağış toplayan, muhtaçlara götüreceğiz diyerek kurban organizasyonu düzenleyen vakıf ve dernekler süpermarket gibi değildir. Topladıkları paralar, ticaret malı değil, bağıştır. Kendileri tüccar ve esnaf değil bağışçıların aracısı yani vekilidirler. O paralar üzerinde istedikleri gibi tasarruf edemezler. Dolayısıyla bağışların tamamı, ilgili hedefe harcanmalıdır. Bağışçıların haberi ve onayı olmaksızın, kurban paralarından bir kısmının yukarıda sayılan yerlere harcanması, dürüstlüğe aykırıdır, güveni kötüye kullanmaktır.

Şimdiye kadar, kurban organizasyonu yapıp da topladığı paralarla hem kurban kesip hem de kasasını dolduracağını ve yukarıdaki harcamaları yapacağını beyan eden bir vakıf veya dernek hiç gördünüz mü? Bağışçılardan bu yönde onay alanı gördünüz mü? Ne kadar kurban parası topladığını, bunun ne kadarıyla kurban kestiğini, ne kadarının organizasyon masraflarına ve ne kadarının ise kendi kasalarına gittiğini şeffaf tablolarla açıklayan bir vakıf veya dernek gördünüz mü?

Müslümanlar dürüst olmalıdır. Kapı arkasından başka işler çevirmek bir Müslümana yakışmaz.

Elbette, kurban organizasyonunu dürüstçe yapan vakıf ve derneklerin olması mümkündür. Şayet böyleleri varsa onları tebrik etmek gerekir. Fakat şimdiye kadar hayatını dinî çevrelerde geçirmiş biri olarak şu kanaatimi açıkça söyleyebilirim ki, bu devirde sırf Allah rızası için kendi ülkesinden binlerce kilometre uzağa gidip topladığı kurban paralarının tamamını oradaki muhtaçlara harcayan, kurban paralarından bir kısmını başka işlere harcamayan bir kuruluş bulunduğuna inanmak çok zor. 

Sâdıklara... Sâdıklarla beraber olanlara selam olsun.


İLGİLİ YAZILAR

- Siz hiç "reklam giderleri için kullanacağız" diye bağış toplayan, zekât, fitre veya kurban parası toplayan bir vakıf/dernek gördünüz mü?

- Zekat toplayıp dağıtan kuruluşların tarihi kökeni (?)




Ramazanda şöyle bir FİNANSAL OKUR YAZARLIK HESABI nasıl olur?

Bilindiği gibi bu mübarek ayda öne çıkan en önemli ibadet, oruç. Oruç, açlığı tatmayı öğretiyor, nefsi terbiye etmeyi öğretiyor. Az ile de yetinebileceğimizi, kazandığımız malda asıl olanın, onu tüketmek olmadığını, gerekirse dişten arttırarak geri kalandan infak etmek ve öbür dünyaya yatırım yapmak gerektiğini öğretiyor.

İşte bu gibi gayelerle oruç, öğünlerimizi 2'ye düşürüyor. Yani bu ne demek? Diğer zamanlarda ortalama 3 öğün yiyen birinin beslenme ve gıda masraflarının, ramazan ayında düşmesi demek değil mi? Eğer orucun ve ramazanın manası iyi kavranmış olsa sonucun böyle olması gerekmez mi? Yani gıda harcamaları bu ayda yaklaşık üçte bir (%33,3) oranında düşmeli değil mi? Tasarruf etmek ve küçük küçük biriken tasarrufları yatırıma dönüştürmek için ne güzel bir fırsat bu!

Ramazanda bir müslümanın gıda harcamalarının azalması veya en azından sabit kalması  gerekirken artıyorsa, burada üzerinde düşünmemiz gereken çelişkili bir tavır vardır. Zaten ülkemizde gıda fiyatlarının bu ayda artmasının bir sebebi de bu tavır değil mi? Bu ayda daha az ile yetinmesi gerekenlerin, daha çok yiyip içmeye çalışıp lükse kaçmaları hem fiyatların artmasına neden oluyor hem de daha çok masraf ettirip finansal okur yazarlık prensiplerine aykırı bir durum oluşturuyor.

Gelin bu aydaki tüketimlerimizi, ramazanın ve orucun ruhuna uygun hale getirelim. Masraflarımızda ölçülü olalım ve yaptığımız masrafları gün gün kaydedelim. (29 Günlük Ramazan Gıda Harcamaları Tablosu). Bu esnada şayet başkalarına iftar verme gibi sebeplerle yaptığınız masraflar varsa onları bu tabloya dahil etmeyebilirsiniz. Çünkü onlar zaten doğrudan uzun vadeli bir yatırıma dönüştü.

Bakalım ramazan sonunda nasıl bir hesap ortaya çıkacak? Bu mübarek aydaki gıda giderlerimiz diğer aylardan daha az mı oldu yoksa daha çok mu?

Bir de o tiryaki arkadaşlar! Sizleri de unutmuyoruz tabi. Umarım oruç günlerinde içmediğiniz sigaraların paralarını bir yere ayırabilir ve yatırıma dönüştürebilirsiniz; dünyalık ve ahiretlik yatırımlara. Ramazandan sonra da inşâallah bir daha sigaraya dönmezsiniz. (Bakın sizler için de duacıyız.)

Atalarımızın finansal okur yazarlık noktasındaki bazı tespitleri:

"Damlaya damlaya göl olur."

"İşten artmaz, dişten artar."

"Her çok azdan olur."

"Aza kanaat etmeyen, çoğu hiç bulamaz."

"Sakla samanı, gelir zamanı."

"Güvenme varlığa, düşersin darlığa."

"Bol bol yiyen, bel bel bakar."

"Çoğu zarar, azı karar."


20.02.2026

Bilal ESEN




"KABE'DE HACILAR HÛ DER" Mİ? HÛ DİYEREK YERİ GÖĞÜ İNLETİR Mİ? YA DA SEMAZENLER CAMİDE DÖNER Mİ?

el-Cevap: Hayır.

Öncelikle Kabe ve Harem bölgesinde yüksek sesle söylenen "hû" diye bir zikir yok. Gidip görenler bilir. Ama oralarda yüksek sesle söylenen Lebbeyk var, meselâ. Bu durumu bilen biri için “Kâbe’de hû sedaları yükseliyor” gibi bir anlatım ya bilgisizlik ya da bilinçli bir romantikleştirme izlenimi veriyor.

Acaba, yukarıdaki cümleyi müzikte kullanıp bugünlerde sosyal medyada adeta şov yapanlardan bazıları Kabe ile kendi dergahlarını karıştırmış olabilirler mi?

Çünkü, Kabe bir mesciddir, camidir. Cami ve mescidlerde "hû" diye topluca ve yüksek sesle zikir yapmak Peygamberimiz (s.a.s) ve sahabe döneminde yok.

Sonraları bazı sufiler bunu kişisel vird edinmişler ama topluca ve yüksek sesle icra etme biçimleri tarikatlardan bir kısmında ortaya çıkmış. Ehl-i sünnet çizgisini muhafaza etmeyi önemseyen tarikatlar ise genellikle böyle gösterilerden uzak durup daha sade zikir meclislerini tercih etmişler.

Elbette, zikir bütün müslümanların ibadetidir. Fakat "hûculuk" başka bir şey. Hû zikri deyince, bunun nasıl söylendiği ve yapıldığı belli. Şekli / formatı görmezden gelinemez. Halbuki Kabe'de, hûcu tarikatlardaki şekliyle bir hû zikri yok. Yani yukarıda tasvir edilen biçimlerde ve özellikle de başını ve vücudunu sağa sola sallayarak ya da halaya benzer şekilde toplu şekilde dönüp zıplayarak zikir çekmek, müslümanların ortak bir örfü değil. Olsa olsa, sınırları zorlayanlara mahsus aykırı bir harekettir. Zaten her müslüman da bir tarikata mensup değildir.

Sadece Kabe'de değil mesela tüm ezanlarda ve kâmetlerde de hû denmez. Hû Ekber değil, Allâhu Ekber! denir.

Bu nedenle tarihte bu gibi merasimleri icra edenler, bunları camilerde değil tekke ve dergahlarında yapmışlardır. Aynı durum semâ ve devran gibi törenler ile cem ve semah hakkında da geçerlidir. Camilerde semâ yapılmaz, müzik aletleriyle, deflerle ilahiler söylenmez.

Bunlar, tüm müslümanlara ait uygulamalar olmadığından camilerde değil ancak tekke ve dergahlarda yapılabilir. Tarihte böyle bir düzen ve edep hassasiyeti oluşmuştur. Camilerde ise bütün müslümanlarca ortak kabul edilen ibadetler ve zikirler yapılır.

Camiler sırf belli bir tarikatın veya cemaatin mekânları değildir. Oralarda aşırılık içeren tavırlar sergileyip orta yolda olan diğer müslümanları rahatsız etmek doğru değildir.

"KATILIM ENDEKSİ”NE UYGUN OLMAYAN BİR “KATILIM BANKASI” OLABİLİR Mİ?

Daha önceki bir yazıda, dinî gerekçeler ileri sürerek katılım bankalarını savunan bazılarının, diğer bankalarla çalışmayı haram saydığını fakat bu görüşün sağlam ve tutarlı olmadığını belirtmiştik. Bu görüş, zorlaştırıcı ve katılım bankalarının çıkarlarını önceleyen bir yaklaşımdı. Tutarsızdı, çünkü katılım bankalarının kendileri bile zaman zaman diğer bankalarla işbirliği yapıyordu. Hatta ülkemizdeki bir katılım bankasının ana ortağı, konvansiyonel bir bankaydı. Yani faizli bir banka, katılım bankası adıyla bir banka kurmuş, çalıştırıyordu.

Meselenin, akademik alanımı ilgilendiren yönünde, İslam dinini ve din istismarını ilgilendiren iki boyut vardı. Birincisi, Müslümanlara hayatı zorlaştırmayı maharet sanan o görüş. İkincisi, o görüş sahiplerinin, katılım bankalarıyla çalışmayı bazı müesseselere ve personellerine dayatmış olması, başka bir deyişle, dinî gerekçeler ileri sürülerek yaşatılan mağduriyetler. Din istismarı kavramını kullanıyoruz, çünkü işin sonunda katılım bankasının kazanç elde etmesi söz konusu. Ve bu kazanç banka sahiplerinin oluyor. Durum, Osmanlı’daki para vakıfları gibi değil.

Maalesef 2020-2025 yılları arasında bu konuda çok acı tecrübeler yaşandı. Mesela güya gayret-i diniyye ile, onbinlerce personeli bulunan bazı müesseselerin maaş işleriyle ilgili ihaleler katılım bankalarına verildi. Bu bankalar ise yetersizlikleri ve beceriksizlikleri nedeniyle, hizmet yerine sorun üretti. Bunun üstüne bir de, sorunlardan şikâyetçi olan kurum personellerini aşağılama ve insan yerine koymama gibi “artılar” eklenince, bu bankalardan bazıları kimi dinî çevrelerde istenmeyen kuruluşlar haline geldi.

Yeterli hizmet üretip üretmedikleri bir yana, katılım bankalarının dine uygun olup olmadığı noktasında bile bir sürü kuşkular ve hileli işler varken, bunların mutlak İslamî olarak takdim edilmesi ve dayatılması, hiç akıllıca bir iş değildi. Zaten sonradan kurulan bazı bankaların, katılım bankacılığına severek girmedikleri ve adeta katılım bankası olmaya zorlanmış gibi bir tavır içinde oldukları da belliydi. Zorla güzellik olmuyor. Kısacası din bahanesiyle yaşatılan sıkıntılar, katılım bankacılığının itibarını zedeledi. Keşke o zamanlarda katılım bankalarına yön veren akil insanlar olsaydı da bu sonucun önüne geçilebilseydi. Ama olmadı.

Gelelim Bugüne

Hani o bazılarının, İslam’a uygun olduğunda tereddüt etmedikleri katılım bankaları var ya, onlardan biri yakın zamanda, halka arz yoluyla borsaya açılmaya karar vermiş. Tabii olarak, borsaya girdiğinde bazı endekslere dâhil olacak. Onlardan biri de, dinî ilkelere/katılım finans ilkelerine uygunluğu gözeten “katılım endeksi”. Bir de bakılıyor ki, adında “katılım bankası” ifadesi bulunan o kuruluş, söz konusu endeksin kriterlerini karşılamıyor. Başka bir deyişle, kriterleri karşılayıp karşılamadığından emin olunamıyor. Peki, ne olacak, yolun burasına gelmişken geri mi dönülsün, borsaya girmesin mi? Çözüm bulmak için, bankanın ana ortaklık yapısının (belki sadece kağıt üstünde) değiştirilmesi (ya da ayrıştırılması) gibi arayışlar başlamış. İşte bu arayışlar da medyaya farklı şekillerde yansıtılıp tartışma konusu olunca, katılım bankacılığıyla ilgili bir vahamet gün yüzüne çıkmış oldu.

Şimdi, çözülmesi ve cevaplanması gereken mesele şu: Katılım endeksine uygun olmayan bir katılım bankası olabilir mi? Böyle bir banka, şimdiye kadar nasıl “katılım bankası” olabildi, hem de bazı dinî çevreleri kırıp dökecek kadar, dine uygunluğunda ısrar edilerek? Dini kullanıp böyle garip sonuçlara yol açmak ve dinî yönden kuşkulu olan kuruluşları İslam’ın ta kendisiymiş gibi topluma takdim ederek İslam’a ve Müslümanlara itibar kaybettirmek kimin eseri? Herhangi bir Müslüman bu tür bir manzaraya razı olabilir mi?

Müslüman imajını korumak ve din istismarıyla mücadele etmek her Müslümanın görevidir.


(NOT: Bazıları, bu tür yazılara bakarak, zamanımızda “daha uygun/helal” bir banka varmış da biz onu talep ediyormuşuz gibi zannedebilirler. Hayır! Öyle öyle değil. Öyle bir banka da yok. Ancak isim hilesi vb. yollarla komik duruma düşmeye de gerek yok. Tutarsızlıktan ve  çelişkilerden de kurtulmak lazım. İster  konvansiyonel olsun, herhangi bir bankayla çalışmak zamanımızda bir ihtiyaçsa, bu gerekçeye bağlı olarak o bankayla çalıştığımızı açıkça itiraf etmek, hileli işler yapmaktan, karayı ak göstermekten daha dürüsttür. Belki de Allah (cc) katında af olunması daha muhtemeldir. Çocukları bile ikna edemeyecek gerekçelerle, katılım bankalarını İslami bankalarmış gibi sunmanın daha büyük bir vebal olduğu kanaatindeyiz. Çünkü işin burasında bir sahtecilik ve kandırmaca gündeme geliyor. Yapılan işlemler aynı mahiyette olduğunda, katılım bankalarında caiz olan bir işlem, diğer bankalarda da caiz kabul edilmeli. Diğerlerinde caiz olmayan, katılım bankalarında da caiz kabul edilmemeli. Gecikme faizi/gecikme cezası, faizli mevduat/kar garantili katılma hesabı, faizli kredi/kar paylı finansman vb.)

11.01.2026