"Eş durumu gerekçesiyle tayin olabilmek için resmi nikahı erken yaptırdık."

Şu zamana kadarki hayat tecrübemde gördüm ki, buna benzer gerekçelerle, "aceleye getirilen", henüz evliliğe tam hazır değilken ve düğün şartları olgunlaşmadan yapılan nikahlar, yani evlilikten başka amaçların öne çıktığı nikâhlar sonradan çok büyük problemlere yol açabiliyor. Bir süre sonra taraflardan birinde gönülsüzlük ortaya çıkabiliyor, işler beklendiği gibi yürümüyor ve düğün yapmaktan vazgeçiliyor. Fakat ortada artık resmî bir evlilik var. Bu sefer de boşanma davaları... süresiz nafaka talepleri... gibi bir sürü mesele gündeme geliyor.

Üstelik böyle bir evlilik hukuken sona ermeden başka biriyle resmî olarak evlenmek de mümkün olmuyor. İkinci evlilik için gizli saklı yapılan sözde "imam nikahı" ise problemleri çözmüyor belki yeni dinî, ailevi ve hukuki sorunlar doğuruyor. Tabiri caizse Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumu ortaya çıkıyor.

Nikahlanmak, evlenip aile yuvası kurmak demektir. Sıradan bir formalite veya oyun değildir. Gerçekten bir evlenme sözkonusu değilken yapılan formalite nikahlar genellikle arzu edilen neticeleri vermiyor.

Aynı durum göstermelik boşanmalar için de geçerli.

Yurt dışına gitmek veya dul aylığı alabilmek gibi amaçlarla yapılan göstermelik boşanmalar da ciddi sorunları beraberinde getiriyor. Sahtecilik yaparak ulaşılan o paranın helal olup olmadığı bir tarafa, taraflar ve olayı bilenler arasında sürekli bir güvensizlik oluşuyor. "Acaba birisi ihbar eder mi?" diye çevresindeki kişilerle ilişkiler hep kuşku ekseninde sürüyor.

Evlilikle "oyun" olmaz.

Kanaatimce şu hayatta en çok ciddiyet isteyen üç mesele sayılsa bunlardan biri evliliktir, aile müessesesidir. Evlilikle oyun oynayan ve aile müessesesinin ciddiyetini umursamayan kişi, kendine yazık etmiş olur. Evlenme ve boşanma, başka amaçlara ulaşmak için bir araç yapılamaz, yapılmamalıdır.

Hadi diyelim ki, gençler tecrübesiz. Peki ana babaları neden akletmiyor? Evlatlarının geleceğini ilgilendiren böylesine önemli bir konuda, yalnızca kısa vadeli bir menfaat veya pratik bir çözüm uğruna onları neden böyle bir riskin içine sokuyorlar?

Son olarak, akıllara gelebilecek mukadder bir soruya da cevap vermiş olalım. Dinimizdeki evliliği geciktirmeme tavsiyesi, iyice düşünüp karar vermeden ve yol açacağı sonuçları, hak ve hukuku hesap etmeden paldır küldür nikah yapmaya delil yapılamaz.

Cenab-ı Allah, gençlerimize ve samimi niyetlerle aile yuvası kurmak isteyen herkese hayırlı kısmetler nasip etsin. Bir de onların yanında duracak, tecrübeleriyle ve ferasetleriyle önlerini aydınlatacak, gerektiğinde doğruyu söylemekten çekinmeyecek aklı başında büyükler nasip etsin.

ENFLASYONU... FAİZLERİ.. İNDİRİRLER, ÇIKARTIRLAR YA DA AYNI SEVİYEYE GETİRİRLER SEN MALINI MUHAFAZA ETMEYE BAK

Şu fotoğraf son 10 yılın enflasyonuyla ilgili bir grafik. Ortasında vadiye benzer yerdeki dikey çizgiyle işaretlenen 2023 Haziran-Temmuz tarihi, benim "finansal okuryazarlığın" önemini kavramamda bir dönüm noktası.

O tarihten önce enflasyon bir zirve yapmıştı. Sonrasında grafikte düşüyor gözükse de gerçekler acıtıyordu. Açıklanan veriler zaten inandırıcı bulunmuyordu. İşte o tarihte, düştü derken birden enflasyonu tekrar yükseltmeye başladılar. Birkaç hafta içinde dolar %30-40 yükseldi.  Akaryakıt gibi ürünlerde de buna yakın oranlarda fiyat artışları oldu. Ardından enflasyon bir daha zirveyi zorladı ve %75'i gördü. Şimdilerde de pek aşağı inmiş değil üç yıl öncekine yakın seviyede.

Bunlar ne demekti? Elindeki 100 liranın alım gücünün birkaç haftada içinde 70 tl, bir yıl içinde 57,14 tl'ye düşmesi demekti. Yani paranızın neredeyse yarı yarıya erimesi demekti.

Paranın, olduğu yerde erimesi yetmezmiş gibi bir de faiz sorunu var. Kişilerden kurumlara, şirketlere... faizli kredi kullananlar  ödedikleri faizleri ürünlerine ve hizmetlerine yansıtıyorlar. Böylece piyasadaki her ürünün fiyatı artıyor, en ufak bir ürün satın alan kişi, o ürünü üretenin, tedarik sağlayanın, markette satanın... kredi faizlerini ödemiş oluyor. Ben faize bulaşmam, demenin faydası yok. Hem finans sistemine hem de reel piyasalara tamamen faiz sistemi hakim olmuş. Kaçma şansı yok. Satın alınan neredeyse her ürün ve hizmette müşteriler faiz ödüyor. Para faizle iş yapanlara akıyor. Millete ait devlet bütçesinin önemli bir bölümünün faize gitmesi de ayrı bir husus. Böyle bir durumda sürekli sömürülen tarafta olmak mı, yoksa oynanan oyunun kurallarına göre davranıp kayıpları kısmen telafi etmeye çalışmak mı? 

Bu noktadan sonra artık elinde olanı korumanın, ödemeleri nasıl daha avantajlı hale getireceğinin, kredinin (pardon finansmanın) veya kredi kartlarının nasıl daha uygun kullanılacağının, tasarrufun, birikimin ve yatırımın yollarını öğrenmenin, tabiri caizse seni soyan sistemin işleyişini öğrenip oyunun kurallarına göre hareket etmenin lüzumu ortaya çıkıyor.

Bugün insanların ve özellikle de gençlerin bir meslek sahibi olması kadar, kazandıklarını korumayı öğrenmeleri de o kadar önem arzediyor. Onun için finansal okuryazarlık eğitimi erken başlamalı. Bu konuda online eğitim ve sertifika veren resmi bir site de var. Benzer bir eğitimi her gencin ve yetişkinin alması lazım. Çok uzun bir eğitim değil. İlgili videoları izleyerek ve küçük testler çözerek birkaç günde 1, 2 veya 3. düzeyde sertifika  alınabilir. Tabi, buradaki teorik bilgilerin uygulamada da test edilmesi lazım.

Biz geç kaldık, bizden sonrakiler geç kalmasın.


Söz konusu eğitim için bk. Türkiye'nin Finansal Okuryazarlık Platformu

 

BİR EŞTEN BEKLENEBİLECEK EN GÜZEL DAVRANIŞLAR

Peygamberimize (s.a.s.) Hira mağarasında ilk vahiy geldikten sonra, korkmuş ve titreyerek evine dönmüştü. O esnada teselli için Hz. Hatice’nin söyledikleri, bir kadının eşinde görmek isteyeceği en güzel özellikleri anlatıyor. Bunlardan biri akrabaya iyilik yapmakla ilgilidir.

Hz. Hatice eşine şöyle demiştir:

“Yemin ederim ki Allah hiçbir zaman seni utandırıp üzmez. Çünkü sen 

akrabanı gözetirsin,

doğru konuşursun,

işini görmekten âciz kimselerin elinden tutarsın,

yoksulları kayırırsın,

misafirleri ağırlarsın,

haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin”

(Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 3, “Tefsîr”, 96/1, “Taʿbîr”, 1; Müslim, “Îmân”, 252).

YAHUDİLERİN CUMARTESİ HİLELERİNDEN MÜSLÜMANLAR HANGİ DERSLERİ ÇIKARMALI?

 Gündemde bir belgesel var. Yahudiler içindeki bir grubun, dinî hükümlerin etrafından dolaşmak için ürettiği birtakım hile ve kılıfları gözler önüne seriyor. Bunlar duyuldukça dünya çapında alay konusu oluyor, insanlara komik geliyor.

Oysa Kur’an-ı Kerim, asırlar önce İsrailoğullarından bir topluluğun Cumartesi yasağını aşmak için hileye başvurduğunu bize haber vermişti. (Bk. Bakara 2/65; Nisâ 4/47, 154; A‘râf 7/163; Nahl 16/124.)

Buradaki asıl mesele, yalnızca başka bir topluluğun yaptığı bir hileyi öğrenmek değildir. Kur’an'ın bu kıssaları anlatmasındaki maksatlardan biri de müslümanların aynı hatalara düşmemek için ibret almalarıdır.

Çünkü dinî hükümlerin maksadını yerine getirmek yerine, şeklen uyuyor görünerek hükmün etrafından dolaşmaya çalışmak, insanı hakikatten ve dinin özünden uzaklaştırır. Bir yasağı doğrudan çiğnemekle, onu çeşitli kılıflarla çiğnemeye çalışmak arasında ahlâkî bakımdan sanıldığı kadar büyük bir fark olmayabilir.

Ne yazık ki bugün bazı Müslümanlar arasında da akl-ı selimin ve ortalama insan vicdanının kabul etmekte zorlanacağı birtakım sözde “hile-i şer‘iyye”ler görülebiliyor.

Üstelik bu tür hileler sadece kişinin ahiretine zarar verme riski taşımıyor. Din adına yapılan bu tür uygulamalar, kamuoyuna yansıdıkça İslam'ın ve Müslümanların toplumdaki itibarını da zedeliyor.

Başkalarının ürettiği dinî hilelere gülmek kolay. Asıl zor olan, aynı zihniyetin bugün bizim aramızdaki örneklerini görebilmek.

Şimdi sizin aklınıza da, kimi müslümanların ürettiği ve vicdanen rahatsızlık veren bazı "hileler” geliyor mu?

Bunları, konuşmak lazım. İbret alıp ders çıkarmak lazım.

KATILIM BANKALARININ KAR PAYI ORANLARI NEDEN DİĞER BANKALARA BENZİYOR?

Esasında bu sorudaki karşılaştırma problemlidir. Çünkü katılım bankacılığının temel iddialarından biri, paradan para kazanmadıkları, başka bir deyişle murâbaha vb. ticari işler yaptıkları şeklindedir. Öyleyse getirilerinin bankalarla değil reel sektörle kıyaslanması gerekmez mi? Keşke gerçekten murâbaha ve ticaret yapıyor olsalardı da, onların getirileri reel sektörün getirileriyle kıyaslansaydı. Fakat böyle bir kıyaslama, şimdiye kadar alışılmış bir şey değildir.

Mevcut durumda katılım bankaları, bankacılık sektörünün bir parçasıdır. Bu sektör, risk almadan sürekli paradan para kazanıyor. Reel sektörün can çekiştiği ve vatandaşın ciddi ekonomik sıkıntılar yaşadığı dönemlerde bile bankalar yüksek karlılık oranlarına ulaşıyor ve buna bağlı olarak da yüksek faiz vadediyorlar. Katılım bankaları da aynı şekilde paradan para kazanarak ilerliyor hatta bu gibi zamanlarda kimi katılım bankalarının verdiği “kar payı”, diğer bankaların verdiğinden yüksek oluyor. (Örnek bir karşılaştırma için tıklayın.) Sonuçta bankacılığın misyonu, katılım bankaları aracılığıyla da sürdürülmüş oluyor.

Ne yazık ki, katılım bankaları, bankacılık sektöründe bulundukları sürece, faizli işlemlerden kurtulamazlar. Boyamakla hiçbir cüruf, altına dönüşmez. Kendileri farklı isimlendirse de bir finansal enstrümanın özünün, faiz yasağının ruhuna sadık olmaması, dinî açıdan problemlidir. Zira "Ukûdda i‘tibâr makâsıd ve me‘ânîyedir, elfâz ve mebânîye değildir.”

Bazı taabbüdî meselelerde şekil bakımından dine uygunluk yeterli görülebilse de, muamelât gibi ta'lîlî alanda, şekli kurtarmak yeterli görülemez. Dinin o konuda gözettiği amaçların gerçekleşip gerçekleşmediğine, şekil ve özün uyumuna bakılmalıdır. Kendimize şöyle bir soralım: Yüce Allah faizi haram kılarken bizden, işlemlerimizde sadece kelime değişikliği yapmamızı mı istemiştir, yoksa faizi terk ederek gerek o işlemde gerekse bütün bir iktisadi sistemde bazı reel sonuçları gerçekleştirmemizi, kimi zararları defedip kimi menfaatleri celbetmemizi mi istemiştir? Kâr ve riski birlikte paylaşmak, başka bir deyişle riski adil dağıtmak, aldatmayı ve sömürüyü engellemek, alın terini ve ticareti teşvik etmek gibi iktisadi amaçlar işin içinde değil midir? Ki İslam iktisadı ve ekonomisi üzerine felsefe yapanlar bunları sıklıkla dile getirmektedirler. Sadece isim değişikliği söz konusu zararları defetmeye ve menfaatleri celbetmeye yeterli midir? Kanaatimizce, parasal işlerdeki isim değişikliği, yapılan işin iktisadi doğasını değiştirmiyorsa, dinî statüsünü (hükmünü) de değiştiremez.

İşte bu nokta, ta’lîlî olanın taabbüdî olandan farklılık arz ettiği noktadır. Akitlerin mana ve maksada mebni olduğunu ifade eden bazı fukahânın, yeminler konusunda ise “Eymân elfâza mebnîdir, yoksa ağrâza değil.” demesi de bu farklılığa işarettir. İbadet yönü mü yoksa muamelat yönü mü ağır bastığı tartışılan nikâh-talak konularındaki lafız/mana - şekil/ruh uyumu ise farklı değerlendirmelere konu olmuştur. Mesela, birtakım şekil şartlarını taşıdıkları halde "gizli nikah" ve "misyar nikahı" gibi uygulamaların dinî meşruiyeti günümüzde de tartışılmaktadır. Sırf zinaya kılıf olsun diye yapılan sözde nikahlar ile güya imam nikahlı metres ve flört ilişkileri de mümin vicdanları rahatsız etmektedir. Çünkü bu tür birlikteliklerde İslam'ın  aile kurumuna atfettiği değer, mahiyet ve mesuliyet bulunmamaktadır. Başka bir deyişle bunlar, evlilikle ilgili nasların ruhuyla bağdaşmamaktadır. Bir de şunu ilave edelim: Genel olarak fıkıhta, kazâî-diyânî ayırımı bulunmaktadır. Kimi hükümler “kazaen” geçerli sayılsa da aynı meselede “diyanî” hükmün farklı olabileceği ifade edilerek sırf lafız ve şekil yönünden uygunluğun, dinî sorumluluğu tamamen ortadan kaldırmadığı kabul edilmiştir.

Katılım bankacılığı teorisyenlerinin, dinen meşru sayabilmek için faizi, faiz değilmiş gibi göstermeleri ve paradan para kazanmanın önünü açmaları, dinin insanlara tebliği ve fetva stratejisi açısından da sağlıklı değildir. Daha dürüst ve inandırıcı olan tavır; "Evet faizdir ama günümüzde bireyselden kurumsala faiz her yanımızı çepeçevre sarmıştır. Asr-ı saadette olduğu gibi bireyler arası münferit bir işlem değil iktisadi hayatı baştan sona kuşatan bir sistemdir. Borçlar, alacaklar, maaşlar, ödemeler, faturalar, vergiler… hep faiz mantığıyla hesaplanmakta, taraflar arasındaki iktisadi sorunların çözümünde faiz hüküm sürmektedir. Piyasadan satın alınan neredeyse her ürün ve hizmetin bedelinde bile faiz vardır. Tahviller yoluyla, milletin malı olan devlet bütçesinden, faizler ödenmektedir. Böylece dolaylı olarak, faize bulaşmak istemeyenlerin vergilerinden de diğerlerine faiz ödemesi yapılmış olmaktadır. Faiz hükümranlığının bugünkü fotoğrafı, asr-ı saadetteki fotoğrafı ile bir değildir. Ayrıca kasıtlı müdahalelerle sürekli azdırılan enflasyon canavarı da kazançları eritmektedir. Dolayısıyla faiz hegemonyasından kurtulmak şu aşamada mümkün değildir, alternatif de henüz yoktur ve böyle giderse Müslümanlar sürekli faiz ödeyen taraf olacak, hep sömürülecek, gitgide zayıflayacak ve tabiri caizse devamlı dayak yiyen taraf olacaklardır." diye itirafta bulunup bir sınıra kadar ve arızi olarak faizin mazur görülebilmesini, “zaruret”, “ihtiyaç,” “umûmü’l-belvâ”, “zorluğu giderme”, “meşru müdafaa” ve "senden çalınanı geri alma" gibi gerekçelere bağlamaktır. Bu teklif, esas itibarıyla faizin hükmünde bir değişiklik iddia etmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Elbette İslam’da faiz yasaktır. Aynı şekilde mesela İslam’da başkasını dövmek de yasaktır ama saldırıya uğrayıp dayak yiyen için meşru müdafaa, haktır. Ya bu saldırı belli bir kişiden değil de belli belirsiz her yönden geliyorsa…? Herkesin birbirini yumrukladığı ve ilerlemek için önündekileri yumruklamaktan başka çare bulunmayan bir sokakta yürümek zorunda kalındığında, alternatif bir sokak da yoksa Müslümanlar yerlerinde oturup günbegün yok olmayı mı bekleyeceklerdir, yoksa o sokaktan geçinceye kadar ve ihtiyaç miktarınca, oraya mahsus yöntemi uygulayıp  menzile ulaşmaya mı bakacaklardır? Yine örneğin hür bir insanı köleleştirmek de İslam’da yasaktır ama dünya düzeninde savaşlarda mağlup olanlar köle yapılıyorsa ve düşman Müslümanları köleleştiriyorsa, böyle bir zeminde İslam savaş nedeniyle köleleştirmeye de onay vermiştir, değil mi? Burada artık bireyler arası münferit bir mesele değil toplumsal zorunluluklar da devrededir.

Dinde bir fiilin haram kılınmış olması, bu haramlığın doğmatik bir şekilde her şart ve zeminde uygulanması demek değildir. İslam dini, insani durumları da gözetir. İnsanı faizcilerin zulmünden kurtarmayı amaçlayan faiz yasağına tek taraflı uymak, toplumdaki şartlar nedeniyle ters netice verdiğinde yani bu sömürü kanalı Müslümanlardan faizcilere doğru tek yanlı, haksız ve önlenemez bir servet transferine sebep olduğunda, Yüce dinimizin hükümlerde gözettiği gayeler üzerinde tekrar tekrar düşünmek gerekmez mi?

Bu manzarada ve dile getirmeye çalıştığımız gerekçelerle günümüzdeki kimi para işlemlerinin mazur görülmesi kabul edildiğinde, işlemin hangi bankada yapıldığı fark etmeyecektir. Mahiyeti, işleyişi ve ürettiği reel iktisadi sonuç aynıysa katılım bankalarında mazur görülenin bütün bankalarda mazur görülmesi, diğer bankalarda mazur görülmeyenin katılım bankalarında da mazur görülmemesi gerekir. Gecikme faizi/gecikme cezası, faizli mevduat/kar garantili katılma hesabı, faizli kredi/kar paylı finansman... Mahiyetleri aynı olan bu tür işlemlerin dinî hükmü de bütün bankalarda aynı kabul edilmelidir. Önerdiğimiz bu yaklaşım, faize 'faiz değil' demekten ve sözde kılıflar bulmaktan daha dürüsttür. Bunun aksine bir yaklaşım, yani isim hilesinin ardına sığınarak katılım bankalarındaki faizli işlemlerin meşru görülmesi, kamuoyu nezdinde inandırıcılığını ve felsefi zeminini kaybetmekte, helal-haram duyarlılığının törpülenip toplumda istihzaya konu olmasına yol açmakta, dünya üzerindeki Müslüman imajına ve nihayetinde İslam’ın ve Müslümanların geleceğine zarar vermektedir.

Allahu a'lâ ve a'lem.



BENZER YAZILAR:



BAZI CEMAATLERDEKİ ZEHİRLİ İNANIŞLAR

Son zamanlarda, dini istismar eden FETÖvari cemaatler yine gündemde.

Onları iyi teşhis edebilmek için fikir ve söylemlerindeki ortak yanlışlara, yani insanları nereden zehirlediklerine iyi bakmak lazım. İsimleri farklı olsa da aynı zihniyete sahip olanlar, yine bir gün aynı zararları verebilirler.

İnancı ve fikri bozuk cemaatlerin neredeyse hepsinde, en başta gelen yanlışlık, liderlerinin Allah (c.c.) ile, Cebrail (a.s.) ile, Peygamber (s.a.s.) ile ya da Hz. Ali gibi tarihi şahsiyetlerle konuştuğu inancıdır. Liderlerinin Peygamberler gibi tasarrufta bulunduğuna hatta Yüce Allah'a ait bazı sıfatlara haiz olduğuna inanırlar. Onları beşer üstü birer varlık gibi görürler. Böylece liderlerini kutsallaştırır, onu dokunulmaz, tartışılamaz ve hatasız bir statüye yükseltirler. Bu noktadan sonra da o neyi emrederse onu yaparlar. Liderlerinin ihtirasına alet olurlar. Allah ve Resûlünün emirlerini bir kenara iterler. Kur'an ve sünnete değil sırf kendi cemaatlerinin kitaplarına itibar ederler. Onların her birinin kutsalı, farklıdır.

İşte çevremizi ve çocuklarımızı bu tür gizli ve zehirli yapılardan korumak için ve ülkemizin bu tür tehlikelerle tekrar karşılaşmaması için, yanlış inançlarının iyi tanıtılması gerekir.

Bu noktada zehirli fikir ve inançları derleyen yayınların okunup tahlil edilmesi çok faydalı olacaktır. Örneğin, Diyanet'in, FETÖ'nün yanlışları hakkındaki tespit ve eleştirilerini derli toplu şekilde okumak için aşağıdaki linkte bulunan "Kendi Dilinden FETÖ: Örgütlü Bir Din İstismarı" başlıklı kitapçık indirilebilir.

Bu kitapçığın sadece İçindekiler kısmındaki başlıklar bile, FETÖ'ye benzer yapılardaki tehlikeli inanışların neler olduğu hakkında bir fikir verebilir.

Bk. https://kurul.diyanet.gov.tr/tr/yayin/kendi-dilinden-feto-orgutlu-bir-din-istismari/0193c42d-cd13-7c1a-62ba-589ebd699555






SABIKALI KİŞİLER CAMİLERDE Mİ ÇALIŞMALI?

Camiler, gözümüz gibi korumamız ve son derece hassasiyetle hizmet edilmesi gereken yerler.

Buralarda her kademede hizmet edeceklerin, anlayışlı, güler yüzlü, ince ruhlu, âdap-erkân bilen ve bulunduğu yerin manevi atmosferine uygun davranan kimseler olmaları çok önemli. Yoksa huzur ve maneviyat mekanı olması gereken bu yerlerde huzursuzluklar baş gösterir.

Vukuatlı kimselerin buralarda görev yapmaları ve cemaatle muhatap olmaları büyük zararlara yol açabilir, nitekim açtığı da oluyor. Zaman zaman bu yönde tatsız haberler kamuoyuna yansıyor; ceza infazı kapsamında camide görevlendirilen kişi, imamın başını yarıyor, cemaati kovalıyor...

Bunlar hiç hoş manzaralar değil. Yazık etmeyelim, milleti camilerden soğutmayalım. 

Bir diğer sorun da, bazı camilerde, cemaate fırça atarcasına bağıran, vaazı veya hutbeyi kafasına göre uzatıp lüzumsuz meseleleri gündeme getiren bazı görevliler. Kendisine cenneti garanti görüp cemaati sürekli azarlanması gereken cehennemlikler gibi gören bu tip kimselerle farklı şehirlerde hâlâ karşılaşıyor olmak, çok üzücü bir durum. Kanaatimce, cemaatin azalmasının en büyük müsebbiplerinden biri bunlar. Herhangi bir vatandaş, mesela bir cuma günü, şu geçim savaşının tam ortasında, işini gücünü bırakıp da azarlanacağı yere gitmek ister mi? Biraz basiretli olmak lazım.

Camideki hizmetler ve hizmetliler, itici olmamalı, cezbedici olmalı.

Caiz demek, kazançlı demek değil

Ekonomi, iktisat ve finansla ilgili meselelerde bir işleme dinî bakımdan "caiz" hükmünün verilmiş olması, bu işlemin maddi yönden kârlı, avantajlı ve kazançlı olduğu anlamına gelmez. Belki de, hesabını kitabını iyi bilmeyenin zararlı çıkacağı bir iştir. İki yönü birbirine karıştırmamak lazım.

ÖLEN MAHŞERE YAKLAŞIR, MİRAS PAYLAŞIMINI GECİKTİREN DİRİLER CEHENNEME YAKLAŞIR!

Memleketteki en büyük sorunlardan biri maalesef akrabalar arasındaki miras problemleri. Nerdeyse her ailede, miras paylaşımı yıllarca sürüncemede kalıyor. Bu esnada haklar çiğneniyor kırgınlıklar ortaya çıkıyor. Bayramlara, düğünlere bile küskünlükler taşınıyor.

Halbuki cenaze defnedildikten sonra fazla uzatmadan bir an önce paylaşım yapılmalı, kimsenin hakkı başkasında kalmamalıdır.

Bir insan vefat ettiğinde, geride bıraktığı mal artık onun değil, bütün mirasçıların hakkıdır.

Miras paylaşımı yapılmadığı müddetçe, diğer varislerin rızası olmadan ölenin mallarını kullanmaya devam eden olursa, bu kişi, haram yemiş oluyor. Kul hakkını çiğnemiş oluyor. "Nasıl olsa aile malı” gibi bahanelerle miras malı üzerinde yetkisiz tasarruflarda bulunmak, şeytanın bir aldatmacasıdır. Kendisi kullanmasa bile, haksız sebeplerle paylaşımı geciktirmek ve bütün mirasçıların bir an önce haklarına kavuşmasına engel olmak da bir vebaldir.

Dünyada bir malı paylaşmak birkaç imza ile mümkün olabilir; fakat ahirette kul hakkını ödemek çok daha zordur. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bildirdiği üzere, mahşere kul hakkıyla gelen kimsenin sevapları hak sahiplerine verilir; sevapları yetmezse hak sahiplerinin günahları ona yüklenir. Sonunda da cehenneme gider maâzallâh!

Mal uğruna kardeşliği, akrabalığı ve ahireti kaybetmemek lazım.

Aileler içindeki miras kavgalarının meydana getirdiği küslükler, aynı zamanda ülkemizin genel huzurunu riske sokmakta, toplumsal birlik ve beraberliğimizi zayıflatmaktadır.

Bir mirası paylaşmak birkaç gün veya birkaç hafta sürebilir; fakat miras yüzünden oluşan küslük yıllarca, hatta nesiller boyu huzuru bozar.

“CİĞERLERİMİZ YANMASIN” MESAJI VEREN HUTBEDEN KİMLER ve NEDEN RAHATSIZ OLUYORLAR?

Geçen yıllarda ülkemizde yüzlerce orman yangını çıktı. Milli servet yok oldu. Bu yangınlarla mücadele ederken onlarca şehidimiz oldu. Kalbinde zerre kadar iman ve ülke sevgisi bulunan herkes bunlara üzüldü, üzüldük.

Bu sene de benzer acılar yaşanmasın diye daha mevsimin başında bu konuda uyarılar yapılıyor. Ama kimilerinin derdi başka. Toplumsal ve çevresel duyarlılıkla ilgili böyle bir hutbeyi çiçek-böcek hutbesi diyerek küçümsemeye çalışanlar oldu. Hutbe basitmiş (!) Böylece dikkati başka yöne çekip orman yangınlarını önemsizleştirmeye çalıştılar.

Onlar güya daha keskin ve sert hutbeler bekliyorlarmış, Filistin/Gazze duyarlılığı gibi şeyler bekliyorlarmış. Hâlbuki hutbe, Müslüman duyarlılığı neyi gerektiriyorsa hepsini kuşatacak durumdaydı. Fakat onların asıl derdi bu mu? Yoksa gündemdeki polemiklere malzeme olacak şeyler… cami cemaatini uyaran değil cami dışındaki namazsızlara çatacak sözler mi bekliyorlar? Kendi günahlarına değil başkalarının günahlarına laf edilsin mi istiyorlar? Nasihat almak mı kavga etmek mi istiyorlar?

Bir de… Sanki Gazze duyarlılığı sadece kendilerinde var! Sosyal medyada "Duyarlılık öyle değil böyle anlatılır" kabilinden paylaşımlar yapıp Filistin-Gazze söyleminin ardına sığınarak duyarlılık hutbesini eleştirmeye kalkanlar var.

Evvela şunu söyleyeyim, hiç kimse Gazze duyarlılığını kendi kişisel çıkarlarına, makam ve mevki hırsına alet etmesin. Bu ülke, ağzından Gazze’yi eksik etmeyen nicelerinin gidip de İsrail destekçileriyle işbirliği yaptığını gördü. Boykot farzdır diye fetva verip açıklama yaptıkları halde boykot ürünlerini satın alanları, boykot ürünü olan lüks makam araçlarını -hem de vakıf paralarıyla- satın alanları, cep telefonundan kol saatine kadar sürekli boykot ürünü kullanan “Müslümanları” çok gördü. O zamanlarda Gazze duyarlılığı hiç akıllarına gelmedi de şimdi bu duyar kasmaları neyin nesi?

Bunlar mı, o beklenen üsluba sahip Müslümanlar? Müslüman duyarlılığını millet bunlardan mı öğrenecek? Nitekim bugüne kadar bu ülkede Müslümanlığa en çok zararı verenler bunlar olmadı mı? Onların çelişkili hayatları, tutarsızlıkları, lüks tutkuları ve israfları, samimiyetsiz ve basiretsiz hareketleri, din algısına çok zarar verdi. Bunlar yüzünden, toplumun dindarlara bakışı zedelendi, milletin çocuklarının birçoğu artık din derslerini seçmez oldu; seçme oranları düştü. Ahlaksız dindarlığı misyon edinenlerin kalkıp da Müslüman duyarlılığından söz etmeleri ne garip!

İnsanlığın, ilk peygamberlerden beri bildiği hikmetli bir söz vardır: "Utanmıyorsan dilediğini yap!"

Ne yazık ki, kimilerinde hiç utanma yok. Esasında şimdi, geçmişte yaptıklarından ve dine verdikleri zararlardan dolayı utanıp başlarını öne eğmeleri, tüm Müslümanlardan özür dilemeleri ve kalan ömürlerini tövbeyle geçirmeleri beklenir. Böyle bir sicilden sonra, başkalarına akıl vermeye kalkmaları düşündürücüdür.

Son olarak, hutbe eleştirisi yapanlara şunu sormak isterim: Siz, o ikiyüzlü Müslümanların üslubunu mu arzuluyorsunuz? Kendi günahlarınız yerine başkalarının günahlarıyla mı oyalanmak istiyorsunuz? Derdiniz tarafgirlik mi yoksa gerçekten İslam mı? Sosyal medyada tarafgirlik yapan, kendi adamlarını parlatmaya çalışan ve ikiyüzlü Müslümanlığı övenlerin ardına takıldığınızın farkında mısınız? İyi şeylere köstek olmayın. Aksi halde, mesela bu sene, maazallah, çıkacak orman yangınlarının destekçisi ve müsebbiplerinden biri de siz olursunuz.




"Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlüllâh"

 Ayasofya ile Sultanahmet'in mahyaları birbirini tamamlar.

"Lâ ilâhe illallâh" ile "Muhammedün Resûlüllâh" bir bütündür.


 

AYASOFYA MI SULTANAHMET Mİ?

Geçenlerde birkaç gün bu tarihi mekanlara peş peşe gidip geldim.

Sürekli tadilatta olması bir yana, Ayasofya'nın iç kısmı karanlık, eskimiş ve soluk rengiyle bana çok kasvetli göründü. Bazıları kapatılmış olsa da, girişte ve tepelerde hâlâ gözüken o Hristiyanlık figürleri de bana çok soğuk geldi. Mescid atmosferine, "yabancı" bir hava katıyorlar sanki. "İşte benim mabedim" dedirtecek bir sıcaklık hissedemedim. Ses düzeni de pek hoş değil. Hoparlörlerden duvarlara çarpan güçlü ve sert bir ses var ama bu şekilde dinlenen Kur'ân tilaveti, gönle ne kadar huzur veriyor, emin değilim. Hele vaaz dinlemek daha da zor geldi.

Sultanahmet Câmii'ne gelince, aradığım huzuru ve maneviyatı orada buldum diyebilirim. Ses düzeni, ahenk ve yankı muhteşem. Hele bir yatsı namazını adeta Kâbe atmosferinde orada eda ettim. Namazı kıldıran hoca efendiyi eskiden biraz tanırdım ama hep Türk usulü okuduğunu sanırdım. Harem-i şerif imamlarının üslubunu andıran muhteşem bir edayla bize sanki Kâbe'deymişiz gibi hissettirdi. Zaten yeni restorasyondan sonra Sultanahmet'in ışıklandırması da Mescid-i Haram'ı andırıyor. Ta uzaklardan görünen, beyazımsı ve cezbedici bir aydınlığı var.

Elbette Ayasofya fetihle özdeşleşmiş bir kudret sembolüdür. Müslüman mabedi haline gelişi, büyük bir cihadın eseridir. Ayasofya belki kılıçtır, güçtür, iktidardır... Ama Sultanahmet de huzurdur, maneviyattır, aydınlıktır. Maviye dalmak, stresi azaltmak, ruhu dinlendirmektir. Ahenktir, musikidir ve insanın, kendini ulvi bir hazza kaptırmasıdır.

Tabii ki ben bir sanatçı iddiasıyla bunları söylemiyorum. Amatör duygularımı böyle ifade edebildim. 

Bende bıraktığı iz bakımından Sultanahmet'in yeri ayrı oldu.

Zaman ve fırsat bulanlara, özellikle bir gece vakti Sultanahmet'te bulunmalarını, Ayasofya ile karşılıklı okunan ezanı dinlemelerini ve hiç olmazsa bir vakit namazını orada cemaatle kılmalarını hararetle tavsiye ederim.




Bir derdimiz var!

Ayasofya şu an büyük bir tadilatta. Ama tepesindeki bir figür ve insan yüzü, hâlâ duruyor.  Hristiyanlıktaki melek anlayışını temsil ettiği söylenen tepedeki dört büyük resimden birinin yüzü, yakın zamanda 2008'den sonraki bir restorasyonda açılıp bu hale getirilmiş. Halbuki daha önce, Atatürk zamanında ve sonrasında dahi hepsinin yüzleri kapalıymış. Oralardaki insan yüzleri yerine, yuvarlak tunçlar varmış ve diğer resimde görüldüğü gibiymiş. İnşaallah yeni restorasyonda, Müslüman mabedine yakışmayan bu yüz tekrar kapatılır ve 1920'lerde hangi figürler açıksa veya kapalıysa, hiç olmazsa o duruma dönülür.






Karşılıklı ezan: Ayasofya - Sultanahmet (İkindi ezanı)

Şehirlerde, özellikle birbirine yakın camilerde, her camiden ayrı bir ezan okununca ezan sesleri genellikle birbirine karışıyor. Çoğunlukla da uyumsuz bir şekilde. Bazen ezan dinlemekten zevk almak bir yana, ciddi şekilde gürültü kirliliği meydana gelebiliyor. Böyle yerlerde "merkezi ezan" şart gibi. Ayrıca hoparlör ayarlarında da bir sınırlamaya ihtiyaç var. Mesela Beyazıt'tan Çemberlitaş'a doğru yürürken, bu bölgedeki ezanlar, dinlenir olmaktan uzak.

Oradan biraz aşağı inildiğinde ise Ayasofya ile Sultanahmet ezanları karşılıklı olarak okunuyor. Yani birisi okuyup bitirmeden diğeri başlamıyor. Böylece dinlemesi zevk veren birer sanat eseri meydana geliyor. İşte benim bir tecrübem bu videoda. (Videodaki görüntü ve kuş sesleri de tamamen doğal, ilave edilmiş değil.)






KURBAN KESİM VİDEOSU TALEP ETMEK BANA HOŞ GELMİYOR.

ASIL MESELE, GÜVENİLİR Mİ DEĞİL Mİ?

Kurbanını vekâlet yoluyla bir derneğe ya da kuruluşa kestiren birçok insan, kesim videosuna çok büyük önem veriyor. Bana göre ise bu mesele gereğinden fazla büyütülüyor. Çünkü video talep etmek, bir bakıma “Ben sana tam güvenmiyorum” demektir. Eğer gerçekten güvenmiyorsan zaten vekâlet vermemen gerekir.

Vekâletin özü güvendir. İslam’da vekâlet müessesesi, teknik takipten önce emniyet ve itimada dayanır. Sürekli delil, kayıt ve görüntü arayan bir anlayış; zamanla emaneti de, ahlâkı da zedeler. Elbette insanlar dolandırıcılıktan çekinebilir; bu çağın büyük problemlerinden biri güven bunalımıdır. Fakat bu durumda çözüm, herkesten video istemek değil; baştan güvenilir kişi ve kurumları tercih etmektir.

Peki kurban konusunda kime güvenilir?

Tanınan, bilinen, geçmişi olan, emanete riayet ettiği hususunda toplumda hüsnüzan oluşmuş kişi ve kuruluşlara güvenilir. İnsan her önüne çıkana vekâlet vermez. Nasıl ki malını, parasını veya ailesini rastgele birine emanet etmiyorsa; ibadetini de etmez.

Şöyle düşünelim: Küçük çocuğunu birine teslim edip Türkiye’nin bir ucuna gönderebiliyorsan, ona yurt içi kurban vekâleti de verebilirsin. Hatta aynı çocuğunu yurt dışına götürmesi için bir kuruluşa teslim edebiliyorsan, kurbanını da o kuruluşa emanet edebilirsin. Çünkü insan, en kıymetli emaneti konusunda kime güveniyorsa, ibadeti konusunda da ancak ona güvenebilir.

Ama çocuğunu o kişiye ya da kuruluşa teslim etmeye gönlün razı olmuyorsa, kurbanını da teslim etme. Böyle bir durumda seni tatmin edecek yüz video da gönderilse, içindeki şüphe tamamen kaybolmaz. Zira güven, videoyla değil; karakterle, şahitlikle, geçmiş tecrübeyle ve dürüstlükle oluşur.

Kaldı ki bir kesim videosu, çoğu zaman sadece “bir kesim yapıldığını” gösterir; senin kurbanının gerçekten o olup olmadığını kesin biçimde ispatlamaz. Demek ki meselenin temeli yine dönüp dolaşıp güvene dayanıyor.

Bu yüzden asıl soru “Video gönderiliyor mu?” değil;

“Ben bu kişi veya kuruluşa gerçekten güveniyor muyum?” sorusudur.

“O kadar hızlı gittik ki, ruhlarımız geride kaldı. Biraz soluklanalım; ruhlarımız bize yetişsin.”

Bu Kızılderili özdeyişi, galiba en çok da çağımızın Müslümanlarına sesleniyor.

Sürekli koşuyoruz…

Bir şeyler yapıyor, mücadele ediyoruz.

Fakat tefekkür zayıflayınca, tedebbür ihmal edilince ve tedbir eksik olunca yapılan işler pek bir bereket üretmiyor. Nice hayırlı niyet, yanlış yöntemler yüzünden yanlış neticelere dönüşebiliyor. Bazen inşa etmeye çalışırken farkında olmadan tahrip ediyoruz.

Bugün kendimize dönüp dürüstçe sormamız gerekmiyor mu:

Biz ne yapıyoruz?

Nereye gidiyoruz?

Ve geldiğimiz noktadan gerçekten memnun muyuz?

Din eğitimi…

Din dersleri…

Ailenin korunması…

Neslin muhafazası…

İnsan onurunun korunması, "köpeklere" yem edilmemesi...

Hakkın, hukukun, adaletin korunması…

Liyakat, hakkaniyet, helal lokma…


Yıllarca hep başkalarını suçlamıştık:

"Dinimizi ifsat ediyorlar"...

“Aileyi yıkıyorlar…”

“Maneviyat elden gidiyor…”

“Edep kalmadı…”

Peki şimdilerde biz ne yapıyoruz? Bütün bu savrulmalarda bizim hiç payımız yok mu?

Bunca koşuşturmaya, bunca faaliyete, bunca gürültüye rağmen; toplumun ahlakında, vicdanında, merhametinde ve maneviyatında gerçekten ne kadar mesafe alabildik?

Belki de artık biraz durmaya ihtiyacımız var.

Daha çok bağırmaya değil; daha çok düşünmeye…

Daha çok aceleciliğe değil; daha çok muhasebeye…

Daha çok görüntüye değil; daha çok hikmete…


Kendin için bir iş yapıyorsan: 2 düşün, 1 yap.

Ailen için bir iş yapıyorsan: 10 düşün, 1 yap.

Millet ve ümmet için bir iş yapıyorsan: 100 düşün, 1 yap.

Zira yanlış bir adımın bedelini bazen nice nesiller öder.

KURBAN REKLAMLARI UCUZLUKTA YARIŞIYOR

Sanıyorum, zaman zaman kurbanla ilgili yazılar yazıyorum diye, Facebook bana sürekli kurban kesen kuruluşların reklamlarını gösteriyor. (Buna teşekkür etmem lazım)

Hep "Sponsorlu" paylaşımlar. Çoğunda, adını ilk defa duyduğum dernek isimleri var.

Bu paylaşımlarda özellikle yurt dışı kurban fiyatlarının çok ucuz oluşu dikkatimi çekiyordu.  5000 TL diyen vardı. 4000 TL, 3000 TL, 2500 ve hatta 1950 TL'ye kurban kesen de vardı.

Nihayet biraz önce önüme bir paylaşım daha düştü: Afrika Keçi Bedeli 1750 TL 

Bir de bunlardan bazılarının şöyle bir numaraları var. Sanki kurbanlık hayvanın özellikleri ve fiziki büyüklüğü, adak, akika veya udhiyye oluşuna göre değişiyormuş gibi davranıyorlar. Adak ve akikanın fiyatını çok düşük tutuyorlar. Fakat bir de vacip kurban diye bir kurban için fiyat veriyorlar. Onun fiyatı ise biraz daha yüksek. Ama bu vacip kurban kavramı konusunda da kafalarının çok karışık olduğu anlaşılıyor. Zira adak kurbanının da vacip bir kurban olduğunu düşünemiyorlar.

MEHİR KONUSUNDA İŞGÜZARLIK YAPAN BAZI HOCALAR

İster mehir diye konuşulsun isterse böyle konuşulmasın, kadının erkekten evlenme karşılığı istediği ve aralarında anlaşmaya vardıkları her türlü para, mal, takı... dinen mehir sayılır. Mehirde tek taraflı istek değil karşılıklı anlaşma geçerlidir.

Günümüzde zaten bu meseleler taraflar arasında nikahtan önce uzun uzun konuşulup bir noktada anlaşmaya varılıyor. 

Buna rağmen bazı hocaların, çiftlerin önceden yaptıkları anlaşmayı yok sayarak, sanki nikah anında yeniden ve başka bir mehir belirlemek gerekirmiş gibi davranmaları yanlıştır ve işgüzarlıktır. Nikah anında illaki mehir konusu hatırlatılacaksa, kıza verilecekler konusunda önceden anlaşıp anlaşmadıkları sorulabilir ve anlaşmalarına sadık kalmaları gerektiği hatırlatılabilir.

Kaldı ki mehir, nikahtan önce evlenme görüşmeleri esnasında belirlenebileceği gibi belirlenmese de olur. Mehri hiç belirlemeden kıyılan nikah da dinen geçerlidir. Bu durumda emsal mehrin geçerli olması ve benzeri hükümler vardır.

(Şu anlatılan olay belki mizansen olabilir fakat, mehir miktarını nikah anında belirlemeye çalışmanın meydana getireceği nahoşluğa dikkat çekerek iyi bir ders veriyor.)



VAKIF ve DERNEKLERİN DÖRT GÖZLE BEKLEDİKLERİ BAYRAM GELİYOR

Bu sene de, kurban diye, bağış diye paralar toplanacak.

Yine milyonları aşan yüksek maliyetli reklamlar yaptırılacak, muhtaçların ve zenci çocukların resimleri kullanılacak, afişler asılacak:

- Kurbanını bağışla

- Muhtaçlarla paylaş

- Bayram ettir

- Paylaş, iyiliği çoğalt

- Kurbanınla yetimler gülsün

- Afrika'ya kurban

- Yurt dışı kurban

- İhtiyaç sahiplerine ulaştırıyoruz

...

Bu tür propagandalara maruz kalan halk da kurban için vereceği bütün paranın tüm bu amaçlara gideceğini zannedecek. 

Hâlbuki

- Vakfın/derneğin makam araçlarının modeli düştü, yenilenmeleri lazım (!) Hem de öyle sıradan modeller değil lüks modeller, özellikle de İsrail'e destek vererek kalitesini ispat etmiş markalar çok iyi gider makam aracı olarak (!)

- Yöneticilerin yıl boyu yapacağı turlar, geziler, düğünler, partiler, siyasi görüşmeler, yurt dışında ahbap-dost ve hemşehri ziyaretleri, lüks mekanlarda ağırlamalar, yedirip içirmeler vs. için sürekli gezmeleri, bunun için de mazot, benzin, uçak biletleri... lazım (!)

- Konaklamalarda otellerin yıldızı çok önemli. Temsil, ağırlama ve tören giderlerinin de mutlaka kuruluşun itibarına layık olması lazım (!)

- Ekipleri yöneten üst düzeyler çok yoruldu, dinlenmeleri için her yıl üç beş defa şöyle bir İspanya, Paris, Tokyo, Mısır... görmeleri lazım. Balkan turları da iyi gelir (!)

- Lojmanların iç ve dış dekorasyonu modaya yenik düştü, acilen günü yakalamak lazım (!)

-  Hele bir de bizim o yayınlarımız, sosyal medya ve televizyon kanallarımız, tarikat meclislerimiz, faaliyetlerimiz, dergahlarımız var ya. İşte onların masrafları da çok para tutuyor. Kameraların ve stüdyoların sürekli yenilenmeleri lazım. Ekran yüzlerimizin görünümü için pudra gibi makyaj malzemeleri, mekânların şaşalı gözükmesi için dekoratif eşyalar lazım (!)

- Gençleri örgütleyip sokaklarda devlet aleyhine izinsiz gösteriler, sivil cumalar, camilerde kışkırtıcı eylemler… yapmak lazım.  Bunların da masrafları var!

İşte, bunlar gibi daha nice harcamalar, kurban bayramını bekliyor, maalesef.

Bir aracı kurum olduklarını unutup bağışçılarına karşı ihanet içinde olanlar, bu kurbanda da yine meydana çıkacaklar. Ama fakirlerden çok kendi kuruluşlarını ayakta tutmak ve saltanat sürmek için bu işe girişecekler. Diğer yüzlerini gizleyecekler. Gizli ajandaları olacak.

Hele bir de kurban diye para toplayıp kesmeyenlerin olabileceğini ya da kurban paralarının birtakım terör örgütlerine gidiyor olabileceği ihtimalini düşünmek daha da feci. Şimdilik bunları bir kenara bırakalım.

Peki, vakıf ve derneklerin kurban organizasyonlarında sorun ne?

Bu yazıda dikkat çekmek istediğimiz sorun, kendilerini bir hayır kuruluşu gibi gösterip ticaret yapmaları. Amaca aykırı davranmaları.

İnsanların dinî duygularını kullanarak belli bir hedef için bağış toplayanların, topladıkları tüm parayı o hedefe kullanmaları gerekir. Mesela yurt dışındaki muhtaçlara kurban ulaştırmak için toplanan para ile hem kurbanlar kesilir hem de artan paralar yine o bölgelerdeki muhtaçlara harcanır, harcanmalıdır. Kesinti yaparak veya bağışçılardan kurban bedelinin çok üstünde para toplayıp arta kalanı, amaç dışındaki yerlere, yukarıda sayılan harcamalara aktarmak, büyük bir kandırmacadır. Vakıf, dernek ve insani yardım kuruluşu şemsiyesi altında bunları yapmak ahlaki değildir.

Şayet yapmak istiyorlarsa statülerini ve tabelalarını değiştirmeleri gerekir. Mesela bir süpermarketin, düzenlediği kurban organizasyonundan kâr etmesine ve kazancını da nereye harcayacağına laf edilemez. Çünkü onun, bir hayır kuruluşu olma iddiası yoktur. Ama bağış toplayan, muhtaçlara götüreceğiz diyerek kurban organizasyonu düzenleyen vakıf ve dernekler süpermarket gibi değildir. Topladıkları paralar, ticaret malı değil, bağıştır. Kendileri tüccar ve esnaf değil bağışçıların aracısı yani vekilidirler. O paralar üzerinde istedikleri gibi tasarruf edemezler. Dolayısıyla bağışların tamamı, ilgili hedefe harcanmalıdır. Bağışçıların haberi ve onayı olmaksızın, kurban paralarından bir kısmının yukarıda sayılan yerlere harcanması, dürüstlüğe aykırıdır, güveni kötüye kullanmaktır.

Şimdiye kadar, kurban organizasyonu yapıp da topladığı paralarla hem kurban kesip hem de kasasını dolduracağını ve yukarıdaki harcamaları yapacağını beyan eden bir vakıf veya dernek hiç gördünüz mü? Bağışçılardan bu yönde onay alanı gördünüz mü? Ne kadar kurban parası topladığını, bunun ne kadarıyla kurban kestiğini, ne kadarının organizasyon masraflarına ve ne kadarının ise kendi kasalarına gittiğini şeffaf tablolarla açıklayan bir vakıf veya dernek gördünüz mü?

Müslümanlar dürüst olmalıdır. Kapı arkasından başka işler çevirmek bir Müslümana yakışmaz.

Elbette, kurban organizasyonunu dürüstçe yapan vakıf ve derneklerin olması mümkündür. Şayet böyleleri varsa onları tebrik etmek gerekir. Fakat şimdiye kadar hayatını dinî çevrelerde geçirmiş biri olarak şu kanaatimi açıkça söyleyebilirim ki, bu devirde sırf Allah rızası için kendi ülkesinden binlerce kilometre uzağa gidip topladığı kurban paralarının tamamını oradaki muhtaçlara harcayan, kurban paralarından bir kısmını başka işlere harcamayan bir kuruluş bulunduğuna inanmak çok zor. 

Sâdıklara... Sâdıklarla beraber olanlara selam olsun.


İLGİLİ YAZILAR

- Siz hiç "reklam giderleri için kullanacağız" diye bağış toplayan, zekât, fitre veya kurban parası toplayan bir vakıf/dernek gördünüz mü?

- Zekat toplayıp dağıtan kuruluşların tarihi kökeni (?)




RAMAZAN BAYRAMI KURBANI diye yeni bir kurban mı icat oldu?

RAMAZAN BAYRAMI KURBANI diye yeni bir kurban mı icat oldu?

Bugünlerde sosyal medyada acayip bir reklam dönüyor. Ramazan bayramında “kurban” keseceğiz; yarısı senin yarısı ihtiyaç sahiplerine... İstersen hepsini de muhtaçlara gönderebilirsin, mesajını içeren bir reklam. Hem de, dinî kisveli bir vakıf faaliyeti çerçevesinde bu yapılıyor.

Böyle bir kurbanı (!) ilk defa duyduk. Aslında söylemek istedikleri şey, bayramda et yemek, yedirmek. Zaten Ortadoğu kültüründe ikram ve ziyafet denince ilk başta etli yemekler akla geliyor. Bu kişiler Ramazan Bayramında halkın sofrası etle şenlensin diye bir hayvan kesme organizasyonu yapmaya karar vermişler. İsteyen, bu organizasyon sayesinde muhtaçlara da et gönderebilecek.

Peki, buna neden “kurban” ismi veriyorlar?

Biraz araştırınca görüyoruz ki, doksanlı yıllarda bir hoca bu konuda bir vaaz vermiş ve o vaazda sözde bir hadise dayanarak, ramazan bayramında “kurban” kesip aile fertlerine yedirmenin faziletinden bahsetmiş.

Öncelikle hadis olduğu söylenen o metin, asla sahih hadis kitaplarında yer almıyor. Sadece Suyutî’nin Cemʿu’l-cevâmiʿ adlı kitabında ve onun üzerine kaleme alınan bir kitapta mevcut. Cemʿu’l-cevâmiʿdeki rivayetlerin birçoğunun ise zayıf, hatta uydurma olduğunu ilim ehli öteden beri bilir. Zaten Suyutî de söz konusu o rivayetin sahih olduğuna dair bir şey söylememiş. Mezhepler de, o rivayeti delil kabul etmemişler ve herhangi bir dinî hükme dayanak yapmamışlar. Ramazan bayramının ibadetleri arasında kurban diye bir ibadet bulunduğunu söylememişler. Çünkü bu durumdaki sözler/rivayetler dinde delil olamaz ve bunlara dayanarak İslam’da bir ibadet ispat edilemez. Ümmetin bugüne kadarki uygulamasında da Ramazan Bayramına mahsus bir kurban ibadeti yok.

İkinci olarak ve daha da önemlisi, hadis olduğu söylenen o metinde bile “kurban” kelimesi geçmiyor. Zebiha ifadesi var, yani “kesmek”le ilgili. (وذبيحتُك شاتَك يومَ فطرِك لأهلِك) Koyun kesip aileye yedirmekten bahsediliyor. Her hayvan kesimi, kurban değildir. Bu rivayetin hadis olup olmaması bir yana, bir de bu zebiha ifadesinden yola çıkarak oradan bir “kurban”, yani bir ibadet icat etmek, ne ilmî ahlaka sığıyor ne de ticaret ahlakına. (Ticaret konusu aşağıda gelecek)

Böylece halkın zihnindeki “kurban” anlayışı tahrif ediliyor, kafa karışıklığına yol açılıyor. Kurban kavramını Ramazan bayramıyla ilişkilendirmek asla kabul edilebilir değildir. El-İnsaf! Neden dürüst davranıp da doğru kavram kullanmıyorlar? Velev ki muhtaçlara gidiyor olsun, buna Ramazan bayramında et bağışı, et satımı ya da et ticareti demeleri gerekmez mi? Kurban bayramı başka Ramazan bayramı başka. Yoksa doğru kavram kullanılırsa bağış oranı düşer, endişesi mi var? Asıl endişe edilmesi gereken, dinî kavramlarla oynayıp ahiretini mahvetme riskidir, halkta yanlış algılara sebep olmanın vebalidir. Bunları göze alarak meydana getirilen kavram kargaşası, ahlaken sorunlu bir pazarlama taktiği gibi duruyor.

Gelelim kurban ticareti meselesine;

Zamanımızda gerek Kurban bayramında gerekse diğer aylarda, kesim/kurban organizasyonu düzenleyen neredeyse tüm vakıf ve dernekler, muhtaçlara yardım haricinde, bu organizasyonlardan kâr elde etme ve bu kârı kasalarına koyarak başka işlerde kullanma derdindeler. Fakat bu şekilde ticaret yaptıklarını açıklamazlar, halktan gizlerler. Mesela “Afrika’da kurban” diye bir kampanya yapılınca, millet sanır ki, toplanan tüm para ile orada kurban kesiliyor ve artan olursa o paralar da yine Afrika’daki muhtaçlar için harcanıyor. Hayır, hiç de öyle değildir. Kampanyayı yapanlar, kurban için vekâlet alsalar bile, artan paraların ne olacağı konusunda bağışçılardan bir vekâlet veya izin almazlar, bu noktayı kapalı bırakırlar ve elde ettikleri kazançlarla, başka işler yaparlar. Kimisi bu paralarla Beykoz'daki kendi binalarında inşaat ve tadilat yapmaya kalkar. Hatta bu yüzden Bakanlık tarafından hesaplarına bloke konulan dernekler/vakıflar vardır. Açık söylemek gerekirse, ben bu devirde, kendi kuruluşuna hiçbir şey ayırmadan, tüm kurban parasını dünyanın değişik yerlerindeki muhtaçlara götürecek, bu yolda kıtalar aşmayı göze alacak bir Müslümanın var olduğuna inanmıyorum, öylesini hiç görmedim. Duyduklarımız ve bildiklerimiz de bu yönde.

Meselenin bu yönü, vakıf ve dernek görünümlü ticaretin gizlenen tarafıdır. Bir tür aldatmadır. Açık açık biz ticaret yapıyoruz ve kurbandan kazanç sağlıyoruz diyene söz olmaz. Mesela bu işi meslek edinen kasapların ve et sektöründeki firmaların kurbandan kazanç elde etmesinde bir sorun yok. Sorun, hayır kuruluşu kisvesiyle ve bağışçılara haber vermeden bu ticareti yapmakta. İşte bu noktada, vakıf ve derneklerin, kurban organizasyonunda ne kadar para toplayıp bunun ne kadarını kurban kesimine, ne kadarını kurban masraflarına harcadıklarını ve artan paralarla ne yaptıklarını gösteren detaylı ve şeffaf raporlara/ tablolara yer verdikleri görülmez. Şimdiye kadar bunu yapan, yani kendi kurumuna kalan tutarı beyan eden sadece bir kuruluşa şahit olduk ve daha önceki yıllarda bunu bir yazıda dile getirmiştim.

Hayırlı Ramazanlar

03.03.2026 Salı

1447 Ramazan