Ramazanda şöyle bir FİNANSAL OKUR YAZARLIK HESABI nasıl olur?

Bilindiği gibi bu mübarek ayda öne çıkan en önemli ibadet, oruç. Oruç, açlığı tatmayı öğretiyor, nefsi terbiye etmeyi öğretiyor. Az ile de yetinebileceğimizi, kazandığımız malda asıl olanın, onu tüketmek olmadığını, gerekirse dişten arttırarak geri kalandan infak etmek ve öbür dünyaya yatırım yapmak gerektiğini öğretiyor.

İşte bu gibi gayelerle oruç, öğünlerimizi 2'ye düşürüyor. Yani bu ne demek? Diğer zamanlarda ortalama 3 öğün yiyen birinin beslenme ve gıda masraflarının, ramazan ayında düşmesi demek değil mi? Eğer orucun ve ramazanın manası iyi kavranmış olsa sonucun böyle olması gerekmez mi? Yani gıda harcamaları bu ayda yaklaşık üçte bir (%33,3) oranında düşmeli değil mi? Tasarruf etmek ve küçük küçük biriken tasarrufları yatırıma dönüştürmek için ne güzel bir fırsat bu!

Ramazanda bir müslümanın gıda harcamalarının azalması veya en azından sabit kalması  gerekirken artıyorsa, burada üzerinde düşünmemiz gereken çelişkili bir tavır vardır. Zaten ülkemizde gıda fiyatlarının bu ayda artmasının bir sebebi de bu tavır değil mi? Bu ayda daha az ile yetinmesi gerekenlerin, daha çok yiyip içmeye çalışıp lükse kaçmaları hem fiyatların artmasına neden oluyor hem de daha çok masraf ettirip finansal okur yazarlık prensiplerine aykırı bir durum oluşturuyor.

Gelin bu aydaki tüketimlerimizi, ramazanın ve orucun ruhuna uygun hale getirelim. Masraflarımızda ölçülü olalım ve yaptığımız masrafları gün gün kaydedelim. (29 Günlük Ramazan Gıda Harcamaları Tablosu). Bu esnada şayet başkalarına iftar verme gibi sebeplerle yaptığınız masraflar varsa onları bu tabloya dahil etmeyebilirsiniz. Çünkü onlar zaten doğrudan uzun vadeli bir yatırıma dönüştü.

Bakalım ramazan sonunda nasıl bir hesap ortaya çıkacak? Bu mübarek aydaki gıda giderlerimiz diğer aylardan daha az mı oldu yoksa daha çok mu?

Bir de o tiryaki arkadaşlar! Sizleri de unutmuyoruz tabi. Umarım oruç günlerinde içmediğiniz sigaraların paralarını bir yere ayırabilir ve yatırıma dönüştürebilirsiniz; dünyalık ve ahiretlik yatırımlara. Ramazandan sonra da inşâallah bir daha sigaraya dönmezsiniz. (Bakın sizler için de duacıyız.)

Atalarımızın finansal okur yazarlık noktasındaki bazı tespitleri:

"Damlaya damlaya göl olur."

"İşten artmaz, dişten artar."

"Her çok azdan olur."

"Aza kanaat etmeyen, çoğu hiç bulamaz."

"Sakla samanı, gelir zamanı."

"Güvenme varlığa, düşersin darlığa."

"Bol bol yiyen, bel bel bakar."

"Çoğu zarar, azı karar."


20.02.2026

Bilal ESEN




"KABE'DE HACILAR HÛ DER" Mİ? HÛ DİYEREK YERİ GÖĞÜ İNLETİR Mİ? YA DA SEMAZENLER CAMİDE DÖNER Mİ?

el-Cevap: Hayır.

Öncelikle Kabe ve Harem bölgesinde yüksek sesle söylenen "hû" diye bir zikir yok. Gidip görenler bilir. Ama oralarda yüksek sesle söylenen Lebbeyk var, meselâ. Bu durumu bilen biri için “Kâbe’de hû sedaları yükseliyor” gibi bir anlatım ya bilgisizlik ya da bilinçli bir romantikleştirme izlenimi veriyor.

Acaba, yukarıdaki cümleyi müzikte kullanıp bugünlerde sosyal medyada adeta şov yapanlardan bazıları Kabe ile kendi dergahlarını karıştırmış olabilirler mi?

Çünkü, Kabe bir mesciddir, camidir. Cami ve mescidlerde "hû" diye topluca ve yüksek sesle zikir yapmak Peygamberimiz (s.a.s) ve sahabe döneminde yok.

Sonraları bazı sufiler bunu kişisel vird edinmişler ama topluca ve yüksek sesle icra etme biçimleri tarikatlardan bir kısmında ortaya çıkmış. Ehl-i sünnet çizgisini muhafaza etmeyi önemseyen tarikatlar ise genellikle böyle gösterilerden uzak durup daha sade zikir meclislerini tercih etmişler.

Elbette, zikir bütün müslümanların ibadetidir. Fakat "hûculuk" başka bir şey. Hû zikri deyince, bunun nasıl söylendiği ve yapıldığı belli. Şekli / formatı görmezden gelinemez. Halbuki Kabe'de, hûcu tarikatlardaki şekliyle bir hû zikri yok. Yani yukarıda tasvir edilen biçimlerde ve özellikle de başını ve vücudunu sağa sola sallayarak ya da halaya benzer şekilde toplu şekilde dönüp zıplayarak zikir çekmek, müslümanların ortak bir örfü değil. Olsa olsa, sınırları zorlayanlara mahsus aykırı bir harekettir. Zaten her müslüman da bir tarikata mensup değildir.

Sadece Kabe'de değil mesela tüm ezanlarda ve kâmetlerde de hû denmez. Hû Ekber değil, Allâhu Ekber! denir.

Bu nedenle tarihte bu gibi merasimleri icra edenler, bunları camilerde değil tekke ve dergahlarında yapmışlardır. Aynı durum semâ ve devran gibi törenler ile cem ve semah hakkında da geçerlidir. Camilerde semâ yapılmaz, müzik aletleriyle, deflerle ilahiler söylenmez.

Bunlar, tüm müslümanlara ait uygulamalar olmadığından camilerde değil ancak tekke ve dergahlarda yapılabilir. Tarihte böyle bir düzen ve edep hassasiyeti oluşmuştur. Camilerde ise bütün müslümanlarca ortak kabul edilen ibadetler ve zikirler yapılır.

Camiler sırf belli bir tarikatın veya cemaatin mekânları değildir. Oralarda aşırılık içeren tavırlar sergileyip orta yolda olan diğer müslümanları rahatsız etmek doğru değildir.

"KATILIM ENDEKSİ”NE UYGUN OLMAYAN BİR “KATILIM BANKASI” OLABİLİR Mİ?

Daha önceki bir yazıda, dinî gerekçeler ileri sürerek katılım bankalarını savunan bazılarının, diğer bankalarla çalışmayı haram saydığını fakat bu görüşün sağlam ve tutarlı olmadığını belirtmiştik. Bu görüş, zorlaştırıcı ve katılım bankalarının çıkarlarını önceleyen bir yaklaşımdı. Tutarsızdı, çünkü katılım bankalarının kendileri bile zaman zaman diğer bankalarla işbirliği yapıyordu. Hatta ülkemizdeki bir katılım bankasının ana ortağı, konvansiyonel bir bankaydı. Yani faizli bir banka, katılım bankası adıyla bir banka kurmuş, çalıştırıyordu.

Meselenin, akademik alanımı ilgilendiren yönünde, İslam dinini ve din istismarını ilgilendiren iki boyut vardı. Birincisi, Müslümanlara hayatı zorlaştırmayı maharet sanan o görüş. İkincisi, o görüş sahiplerinin, katılım bankalarıyla çalışmayı bazı müesseselere ve personellerine dayatmış olması, başka bir deyişle, dinî gerekçeler ileri sürülerek yaşatılan mağduriyetler. Din istismarı kavramını kullanıyoruz, çünkü işin sonunda katılım bankasının kazanç elde etmesi söz konusu. Ve bu kazanç banka sahiplerinin oluyor. Durum, Osmanlı’daki para vakıfları gibi değil.

Maalesef 2020-2025 yılları arasında bu konuda çok acı tecrübeler yaşandı. Mesela güya gayret-i diniyye ile, onbinlerce personeli bulunan bazı müesseselerin maaş işleriyle ilgili ihaleler katılım bankalarına verildi. Bu bankalar ise yetersizlikleri ve beceriksizlikleri nedeniyle, hizmet yerine sorun üretti. Bunun üstüne bir de, sorunlardan şikâyetçi olan kurum personellerini aşağılama ve insan yerine koymama gibi “artılar” eklenince, bu bankalardan bazıları kimi dinî çevrelerde istenmeyen kuruluşlar haline geldi.

Yeterli hizmet üretip üretmedikleri bir yana, katılım bankalarının dine uygun olup olmadığı noktasında bile bir sürü kuşkular ve hileli işler varken, bunların mutlak İslamî olarak takdim edilmesi ve dayatılması, hiç akıllıca bir iş değildi. Zaten sonradan kurulan bazı bankaların, katılım bankacılığına severek girmedikleri ve adeta katılım bankası olmaya zorlanmış gibi bir tavır içinde oldukları da belliydi. Zorla güzellik olmuyor. Kısacası din bahanesiyle yaşatılan sıkıntılar, katılım bankacılığının itibarını zedeledi. Keşke o zamanlarda katılım bankalarına yön veren akil insanlar olsaydı da bu sonucun önüne geçilebilseydi. Ama olmadı.

Gelelim Bugüne

Hani o bazılarının, İslam’a uygun olduğunda tereddüt etmedikleri katılım bankaları var ya, onlardan biri yakın zamanda, halka arz yoluyla borsaya açılmaya karar vermiş. Tabii olarak, borsaya girdiğinde bazı endekslere dâhil olacak. Onlardan biri de, dinî ilkelere/katılım finans ilkelerine uygunluğu gözeten “katılım endeksi”. Bir de bakılıyor ki, adında “katılım bankası” ifadesi bulunan o kuruluş, söz konusu endeksin kriterlerini karşılamıyor. Başka bir deyişle, kriterleri karşılayıp karşılamadığından emin olunamıyor. Peki, ne olacak, yolun burasına gelmişken geri mi dönülsün, borsaya girmesin mi? Çözüm bulmak için, bankanın ana ortaklık yapısının (belki sadece kağıt üstünde) değiştirilmesi (ya da ayrıştırılması) gibi arayışlar başlamış. İşte bu arayışlar da medyaya farklı şekillerde yansıtılıp tartışma konusu olunca, katılım bankacılığıyla ilgili bir vahamet gün yüzüne çıkmış oldu.

Şimdi, çözülmesi ve cevaplanması gereken mesele şu: Katılım endeksine uygun olmayan bir katılım bankası olabilir mi? Böyle bir banka, şimdiye kadar nasıl “katılım bankası” olabildi, hem de bazı dinî çevreleri kırıp dökecek kadar, dine uygunluğunda ısrar edilerek? Dini kullanıp böyle garip sonuçlara yol açmak ve dinî yönden kuşkulu olan kuruluşları İslam’ın ta kendisiymiş gibi topluma takdim ederek İslam’a ve Müslümanlara itibar kaybettirmek kimin eseri? Herhangi bir Müslüman bu tür bir manzaraya razı olabilir mi?

Müslüman imajını korumak ve din istismarıyla mücadele etmek her Müslümanın görevidir.


(NOT: Bazıları, bu tür yazılara bakarak, zamanımızda “daha uygun/helal” bir banka varmış da biz onu talep ediyormuşuz gibi zannedebilirler. Hayır! Öyle öyle değil. Öyle bir banka da yok. Ancak isim hilesi vb. yollarla komik duruma düşmeye de gerek yok. Tutarsızlıktan ve  çelişkilerden de kurtulmak lazım. İster  konvansiyonel olsun, herhangi bir bankayla çalışmak zamanımızda bir ihtiyaçsa, bu gerekçeye bağlı olarak o bankayla çalıştığımızı açıkça itiraf etmek, hileli işler yapmaktan, karayı ak göstermekten daha dürüsttür. Belki de Allah (cc) katında af olunması daha muhtemeldir. Çocukları bile ikna edemeyecek gerekçelerle, katılım bankalarını İslami bankalarmış gibi sunmanın daha büyük bir vebal olduğu kanaatindeyiz. Çünkü işin burasında bir sahtecilik ve kandırmaca gündeme geliyor. Yapılan işlemler aynı mahiyette olduğunda, katılım bankalarında caiz olan bir işlem, diğer bankalarda da caiz kabul edilmeli. Diğerlerinde caiz olmayan, katılım bankalarında da caiz kabul edilmemeli. Gecikme faizi/gecikme cezası, faizli mevduat/kar garantili katılma hesabı, faizli kredi/kar paylı finansman vb.)

11.01.2026






KATILIM BANKALARININ SON YILLARDA TEPKİ ÇEKMESİNİN 2 SEBEBİ

Katılım bankaları son yıllarda pek çok tepki çekiyor. Farklı sebepleri olabilir ama şimdilik şu ikisine yer verelim:

1. Katılım bankalarının banka olarak kalmakta ısrar etmeleri, yapmacık, sahte ve hileli işler yaptıkları algısından kurtulamamaları

Bu bankaların, isimlerinde "banka" kelimesinin bulunması başta olmak üzere çoğu işleri orta düzeyde bir vatandaşa kuşkulu geliyor. Faizli bankalar ile aralarına reel bir fark koyamadılar. İkna edici olamadılar. Bu noktada ülkemizdeki siyasi ve sosyal şartlar ile mevzuatın da geçmişte onlara pek izin vermediğini hatırlamak gerekir.

Fakat yakında zamanda ülkemizde çok şeyler değişti. Bazı kapılar açıldı. Şu anda katılım bankalarının murâbaha ve müşâreke gibi ticari işleri lafta değil de gerçekten yapmalarına pek bir engel kalmadı. Siyasal ve sosyal her türlü zemin müsait. Mevzuatın da arzu edilen şekilde düzenlenmesi imkanı var. Ama duyuyoruz ki, onlar hâlâ mevcut şekilde devam etmek istiyor ve banka olarak kalmakta ısrar ediyorlar. Bu bakımdan, gündemde bulunan katılım finansla ilgili mevzuat tasarılarına en çok onlar karşı çıkıyor ve bu tasarıyı esnetmeye çalışıyorlar.

Denilebilir ki, bugünlerde, katılım bankalarının İslam'a daha uygun hale getirilebilmesinin ve faizsiz bir yapıya dönüştürülebilmesinin önündeki en büyük engel, yine kendileridir. Artık onların, daha şer'î olalım diye bir gayretleri kalmamış gözüküyor. Şayet böyle devam edecek olurlarsa kapitalist sistemin faiz kurumlarından bir farkları olmadığı şeklindeki kanaatler de devam eder.

2. Katılım bankaları adına insanlar üzerinde tahakküm kurulması

Katılım bankacılığı, faizli sisteme alternatif olarak başlatılan sade bir teşebbüstü. Daha yolun başında sayılır. Çünkü henüz tam bir alternatif olamadı ve  faizli bankalardan ne farkı olduğu konusunda ikna edici olamadı. Buna rağmen kimileri katılım bankalarını, mütevazi bir proje olmanın ötesinde mutlak bir helal müessesesi olarak gördüler, adeta kutsadılar. Onlarla çalışmayı tamamen helal diğer bankalarla çalışmayı ise tamamen haram ilan ettiler. Hatta bankalarla yapılan herhangi bir işin içeriğine ve mahiyetine bile bakılmıyor, işin dinî hükmü sırf hangi banka ile çalışıldığına göre belirleniyordu. Maalesef katılım bankalarına zihniyet desteği verenler ve çeşitli mecralarda onlar lehine fetva üretmeyi iş edinenler bu tavra büründüler. Bu tavırdan dolayı kimi insanlar çevrelerine, bazı kuruluşların yetkilileri de personellerine baskı yaparak mutlaka katılım bankalarıyla çalışmaya zorladılar. Yani haddi aştılar.

Halbuki katılım bankalarının kabiliyetleri ve imkanları, yeterlilikleri ve yetersizlikleri belli. Her konuda başarılı olmaları mümkün değil. Bu nedenle bunlardan bazılarının eksiklikleri, vatandaşa çıkarttıkları zorluklar, tecrübesizlikler ve iş bilmezlikler bütün bir sektörün aleyhine olumsuz algılara yol açtı.

Üstenci, baskıcı ve müstekbir tavırlar, karşı tepkiyi doğurdu. Maalesef olayların bu raddeye geleceği bilinmesine rağmen katılım bankaları ve onların akıl hocaları da bu etki-tepki meselesini hiç önemsemediler. Gönüllü veya gönülsüz kendilerine gelen müşterinin sayısına baktılar. Nihayetinde bankacılığın ruhunda var olan zulüm, kimi katılım bankaları aracılığıyla da yaşatılmış oldu. Mütevazi şekilde devam etselerdi belki bu kadar tepki çekmeyeceklerdi.





VAKIFLAR, DERNEKLER ve YATIRIM FONLARI

Son haftalarda yatırım ve para piyasası alanlarında çeşitli gelişmeler oluyor. Özellikle bazı yatırım fonlarındaki paralar konusunda birtakım sıkıntılar yaşandığı, payların zamanında satılıp paraya çevrilemediği, gecikmelerin ve eksik ödeme gibi mağduriyetlerin yaşandığı hakkında bazı haberler alıyoruz. Hatta riski çok düşük olduğu iddia edilen para piyasası fonlarında bile bu tür sıkıntıların yaşandığını sosyal medya ve şikayet siteleri gibi yerlerden öğreniyoruz.

Peki böyle ekonomik bir mesele neden bu yazımızın gündeminde?

Çünkü geçmişte bazı dinî müesseselerin ve vakıfların, adreslerine ulaştırmak üzere insanlardan topladıkları ve bir an önce hayır cihetine sarf etmeleri gereken bağışları beklettiklerini ve hatta yatırım için vadeli hesaplara veya fonlara yatırdıklarını duyuyorduk. Bunun çok yanlış bir hareket olduğunu anlatmaya çalışsak da bazıları kendi bildiğini okuyor ve birtakım yatırım araçlarının risksiz olduğunu iddia ediyorlardı. Ülkemizdeki en önemli fetva mercilerinin fetvalarını, mesela zekât paralarının nemâlandırılamayacağı gibi fetvaları da görmezden gelmeye çalıştılar. (Bk. DİYK, Zekât Malının Hayır Kuruluşlarınca Nemalandırılması )

Doksanlı yıllarda bazı bankaların ve hatta faizsiz finans kuruluşlarının battığını, buralarda vatandaşa ait paraların bir anda pul olduğunu hatta bazı vakıfların paralarının da aynı şekilde sıkıntıya girdiğini ne çabuk unuttular?

Şimdi bir kez daha ortaya çıktı ki, risksiz bir yatırım yoktur. Faizsiz bir yatırım da olsa, vadeli bir hesap veya para piyasası fonu da olsa yatırıma yönlendirilen her para, riske atılmış demektir. İşin esasında başka bir insanın inisiyatifine bırakılan para, her zaman risktedir. Çünkü zamanımızda insan, güvenilir olmaktan çıkmıştır, insana güven çok azalmıştır. 

Dolayısıyla toplanan hayır ve yardım paralarını bir an önce yerine ulaştırmak yerine, bunları başka insanlara teslim ederek, al bununla yatırım yap, kâr et ve sonra kârıyla birlikte bize teslim et, demek büyük bir risktir. Kendi paramızı bile bu şekilde yatırıma sokarken endişe duyuyoruz da, yüzlerce kişinin emaneti olan bağışlar için daha büyük bir endişe duymamız gerekmez mi? Hangi cesaretle yardım paraları fonlara ve vadeli hesaplara yatırılabiliyor? 

Böyle bir girişim sonucunda meydana gelecek en hafif bir kusurun bile buna sebep olanların cebinden telafi edilmesi gerekir. Bu tür zararlar vakıfların diğer paralarından ödenemez. Çünkü vakıflardaki her bir kuruşun bir hedefi vardır. O hedef de bağışlayanların niyeti, arzusu ve amacıdır. Yardım kuruluşları bunların dışına çıkamazlar.

Diğer yandan, rakamsal olarak maddi zarara yol açmasa bile, hayır paralarının fonlarda bekletilmesi ve ihtiyaç duyulduğunda hemen paraya çevrilemeden sürüncemede bırakılması bir vebaldir. Dünyada acil yardım bekleyen  bu kadar muhtaç varken toplanan paralar niye bekletilir? 

Maalesef bu tür konularda şimdiye kadar çok gevşeklik yapıldığını gördük. Mesela ülkemizdeki bir deprem felaketinin akabinde depremzedeler için yardım toplayan bir kuruluşun, bu depremden 7-8 sene sonra bile o deprem paralarından bir kısmını hâlâ dağıtmamış olduğunu, yine başka bir ülkedeki çaresizler için yardım topladığı halde bu paraların çoğunu o ülkeye ulaştıramayıp seneler sonra aklı başına gelen bir kuruluşun var olduğunu gördük.

Yardım kuruluşlarının sorumlulukları gerçekten çok ağır. Bu işlere gelişigüzel girilemez. Her adımda kılı kırk yararcasına düşünmek ve tedbirli davranmak gerekir. Hiç olmazsa bugüne kadar yaşananlardan ibret almak ve asla dinen bir vebale girmemek gerekir.




KATILIM BANKALARI DIŞINDAKİ BANKALARLA ÇALIŞMAK

Bazıları, bankalarla çalışmanın faize destek olmak anlamına geldiğini ve haram olduğunu, katılım bankalarından başka bankalarla çalışmanın caiz olmadığını iddia ediyorlar.

Halbuki, katılım bankalarının kendileri bile bazı işlerde yurt içindeki ve dışındaki konvansiyonel (faizli) bankalarla ve faizli işlem yapan diğer kuruluşlarla iş birliği yapmaktadırlar. Mesela, ortak kredi kartı ve ATM anlaşmaları böyledir. Birbirleriyle döviz, sukûk ve kira sertifikası vb. alıp vermektedirler. Hayatın normal akışı böyle. Hatta ülkemizdeki katılım bankalarından birinin ana ortağı, konvansiyonel bir bankadır. Yani konvansiyonel bankalarla katılım bankaları öteden beri birbirleriyle iş yapmakta ve yapmaya devam etmektedirler.

Hal böyleyken sade bir vatandaşa, "diğer bankalardan tamamen uzak dur ve sadece katılım bankalarıyla çalış, aksi halde faize destek olmuş olursun" demek çelişkili değil midir? Buna, kraldan çok kralcı olmaya kalkmak denmez de, ne denir? Bir banka ile meşru bir iş yapmak o bankanın diğer haramlarına destek olmak anlamına geliyorsa, katılım bankaları da diğerleriyle meşru bir konuda işbirliği yapınca faize destek olmuş mu oluyorlar (!) 

Söz konusu kişileri, böyle çelişkili durumlara düşüren şey, gerçeklere gözlerini kapamak ve hayatın şartlarını okuyamamak. Böyle zamanlar ve durumlarla ilgili dinde var olan kolaylıkları görmezden gelmek. İşte bunlar müslümanlar için hayatı adeta yaşanmaz hale getiriyorlar. Bu ne lüzum var?

Önemli olan yapılan işin meşru olmasıdır. Katılım bankaları gibi, kişiler de ihtiyaç halinde diğer bankalarla çalışabilirler. 

Kısacası, yerine ve şartlara göre faizli bankalarla çalışmak, o bankalarda hesap açmak ve faizsiz işler yapmak bir ihtiyaç olabilir. Bu ihtiyaç kişiler için de söz konusu olabilir. Herkesin durumu farklıdır.


İLGİLİ YAZILAR

- FAİZLİ BANKALARDA HESAP AÇMANIN DİNÎ YÖNÜ

KİRLETMEMEK İMANDANDIR

Temizlik deyince kimimiz sadece kirli şeyleri temizlemeyi ya da çöpleri toplamayı anlıyor. Halbuki temizlik sadece bu değil. Temiz tutmak daha önemli. En iyi temizlik, kirletmemektir. 

Temizlik imandandır denildiğinde de öncelikle temiz tutmanın ve kirletmemenin anlaşılması gerekir.



İNSANA SAYGIDA ÖLÇÜ

Müslüman yalnızca Yüce Allah'a tapar. Allah'tan başkasına secde etmez. Sevdiğini Allah için sever; "Allah'ı sever gibi" sevmez.




Hangi vakıflara bağış yapılabilir ve ibadet paraları emanet edilebilir? Küçük bir TEST

Bir müslümanın iyice araştırmadan, tanımadığı ve bilmediği kuruluşlara bağış yapması, zekat ve kurban gibi ibadetlerinde onları aracı kılması düşünülemez. Yoksa bir hayır yapmış olmaz ve beklediği sevabı kazanamaz.

Böyle bir kuruluşun en başta hem dinî duyarlılık bakımından hem de parayla imtihan bakımından güvenilir olması gerekir. Mal ve makam hırsı hizmet aşkının önüne geçmiş kişi ve kuruluşlarla bir yere varılamaz.

Bunun için küçük bir test de yapılabilir.

Mesela böyle bir vakfa, "Vakıf parasıyla makam aracı alınabilir mi?", "Vakıf parası lojmanlara harcanabilir mi?", "Lüks araç ve eşyalar alınabilir mi?, "Vakıf parasından yurt dışına geziler ve ziyaretler düzenlenebilir mi?",  "Siz hiç böyle bir şey yapıyor musunuz?" gibi sorular sorun. Sizi kaale alıp cevap verip vermemeleri veya verdikleri cevapta yakalayacağınız bazı ipuçları, size bir fikir verecektir. Ondan sonra, basiretinize göre hareket edin. 



DEVLETTEN BİR CEMAATE İMTİYAZ SAĞLAMASINI İSTEMEK DOĞRU MU?

Yakın zamanda bir gazetenin, manşet üstünde, bizim grubun kitaplarını korumak devletin vazifesidir, anlamında bir yazıya yer vermesi, ülkemizdeki birlik-beraberlik ve birarada yaşama kültürü açısından soru işaretlerine yol açtı. İlginçtir o yazıda, belli bir dinî grubun kitaplarının devletçe himaye edilmesi gerektiğinden söz edilirken, diğer dinî grupların kitaplarından hiç bahsedilmiyor, onlar için aynı şey talep edilmiyor. Böylece geçmişte örneğini acı bir şekilde tecrübe ettiğimiz, belli bir grubun devleti ele geçirme niyeti ve teşebbüsünün sonuçları bir kez daha hatırlanıyor ve tedirginliğe neden oluyor.

Yazının bir yerinde, İslam'la ilgili işlerin, dolayısıyla din kurumunun siyaset üstü olması gerektiği de söyleniyor. Aslında bu yaklaşımla hareket edilse, aynı devlet kurumunun, dinî gruplar konusunda da cemaatler üstü ve tarafsız olmasına değinilmesi beklenirdi. Fakat yazıda böyle bir yaklaşım hiç bulunmuyor. Aksine o yazı, diğer cemaatlerin değil sırf bir cemaatin devlet tarafından himaye edilmesi gerektiğine odaklanmış gözüküyor.

Ayrıca devletin, bazı dinî gruplara imtiyaz sağlayarak sırf bunlara ve kitaplarına destek vermesi durumunda bunun nelere yol açacağı, cemaatler arasında güç çekişmesine neden olup neticede cemaat kavgalarının ülkemizde toplumsal bir kaos meydana getirip getirmeyeceği gibi hususlar hesaba katılmıyor.

Fırka taasssubu söz konusu olduğunda aynı cemaatin bile farklı farklı gruplara ayrılabildiği, nice grupların öteden beri birbirleriyle mücadele ettikleri, sırf kendilerini yüceltip tefrikaya yol açtıkları malumdur. Bunlardan habersizmiş gibi davranılabilir mi? Kaldı ki, ükemizdeki dinî grupların yayınlarında İslam'ın ne kadar doğru anlatıldığı, menkıbe, rüya, cifir, hurafe ve bid'atlardan kurtulup sahih bir din bilgisine ulaşıp ulaşamadıkları ve bu kitapların kucaklayıcı mı yoksa ötekileştirici mi olduğu hususları da ayrıca konuşulması gereken hususlar. Bunların kitaplarını devlet nasıl bassın.

Bu haliyle söz konusu gazete yazısı, kendini sırf bir grubun amaçlarına hizmet etmek üzere konumlandırmış, ilmilik ve objektiflikten uzaklaşmış bir görüntü veriyor.

Oysa ki, devlet kurumları tüm cemaatlerin ve fırkaların üstünde bir anlayışla hizmet ederler. Hiç bir grubun tekeline giremezler. Cemaatler üstüdürler. Hiçbir gruba imtiyaz sağlamazlar.

Öte yandan hangi kurumda olursa olsun devletten maaş alanlar, bütün topluma hizmet etmek için o maaşı alırlar. Görevlerini yaparken ayrımcılık yapıp sırf bir gruba/cemaate hizmet ederlerse ve mesailerini bir gruba tahsis ederlerse aldıkları maaş helal olur mu? Böyle bir yerde paralel oluşumlar ortaya çıkmaz mı?

Her bir memur, görev yerine geldiği her bir gün üzerindeki bütün ideoloji, siyaset, cemaat ve kulüp gömleklerini çıkartıp kapı dışında bırakarak, devlete hizmet etmeyi bu gibi yapılara hizmetten öncelikli görmelidir ki, vazifesini tam yapmış olsun. Aksi halde, devletimizi içten tehdit eden paralel yapılar sona ermez.

Kısacası, ülkemizdeki devlet kurumlarının vazifesi fırkalara hizmet etmek ve bunlardan bazılarına imtiyaz sağlamak değil onları denetlemek, yoldan çıkanı uyarmak ve yeni fetö'lerin ortaya çıkmasını engellemektir. Bunun aksine taleplerde bulunmak doğru değildir ve olumsuz neticelere yol açacak durumdadır.

Allahu a'lâ ve a'lem.




PEYGAMBER VARİSLERİ

Son zamanlarda bu kavramı çokça duyar olduk. Bazı konuşmalarda hiç olmadık biçimde gündeme getiriliyor. Hani önümüzde, örnek alabileceğimiz gayet takvalı ve salih kimseler olsa da, onlara peygamber varisi denilse, neyse. Ama öyle değil.

Tam aksine, iyi bir örnek olamayan, söyledikleriyle müslümanları zor durumda bırakan, temsil noktasında utandıracak işler yapan, yaptıklarıyla dedikleri birbirini tutmayan ve fakat sesi çok çıkan bazı kimseler, bu kavramı kendilerine işaret edecek şekilde hoyratça kullanıyorlar. Özgüvenleri ve egoları tavan yapmış. Bu sıfatın arkasına sığınarak, kendilerine saygı gösterilmesini, hatalarının sevap, mal mülk sevdaları ile şan ve şöhret hırslarının masum görülmesini imâ ediyorlar. Mübarek olarak anılmak istiyor ve adeta kendilerinin peygamber gibi günahsız olduklarını ihsas ettiriyorlar. Ne büyük cüret ve ne büyük hadsizlik!

Peygamber varisi olmak ilim bakımındandır. O ilmin taşıyıcısı olan kimse ilmiyle âmil olur, ahlakıyla sâlih olur. Onun konuşması, tebessümü, sadeliği, mütevazı tavrı hatta sükûtu bile insana Allah'ı ve Rasulü'nü hatırlatır. Onun, bana saygı gösterin demesine gerek kalmaz. Duruşu ve vakarıyla zaten bunu hak eder. Müslümanlar, onun samimiyetine ve Allah'a olan derin bağlılığına şahit olduklarında, kalpleri kendiliğinden ona meyleder.

Peygamberin ilmine varis olmayı arzulayan kimse, konumuyla övünmez, şımarmaz. Aksine o, bu büyük yükün altında ezilen, daima Allah'a sığınan ve kendi nefsini sorgulayan bir kalbin sahibidir. İslâm'ın izzetini ve nebevi mirası koruma derdindedir.

Herkes ondan göz boyayacak kerametler beklese de, o "Sırtımızda bunca günah varken, hâlâ ayaktayız, bundan daha büyük keramet mi olur?" diyebilendir.

Kısacası, bir insan kendini öven laflarla, sırtındaki cübbe veya isminin önündeki unvanla değil ancak ilmiyle, irfanıyla, amellerindeki istikamet ve Allah (c.c.) korkusuyla Peygamberlere varis olabilir.

Bu mirası liyakatle taşıyabilenlere ne mutlu! Allah Teâla bizleri dünya ve ahirette böyleleriyle beraber eylesin.

20.09.2025

Dr. Bilal ESEN




BİD'ATLAR ARTARSA RUH KAYBOLUR

Bid'atlar dinin aslından olmayan fakat dindenmiş gibi uygulanan eklemelerdir. Denilebilir ki bunlar, dinde var olan ibadetleri gerektiği gibi yerine getirmeyen ve dolayısıyla hakiki bir manevi tatmin bulamayanların, başka bir deyişle, iç huzura eremeyen insanların icat ettiği sahtelik kokan ritüellerdir.

Dine özünden bağlı olan bir müslümanın, bir vakit namazının ya da kazandığı bir lokmanın bile hesabını nasıl vereceğini düşünüp durması gerekirken bidatçı özle değil çoklukla ve sayıyla ilgilenir. Daha fazla gözüksün diye yeni ibadetler uydurur. Esasında Allah'ın (cc) adı anıldığında hakiki müminlerin kalpleri titremesi gerekirken bidatçının kalbi aksine katılaşır. Onun kalbi yumuşamaz hatta kalp kırmayı umursamaz hale gelir. Hesabı unutur, uyduruk işlerle uğraşırken kendi günahlarını göremez ve hep başkalarının kusurlarıyla meşgul olur. Gönül almayı bilmediğinden yaptığı hayırlar bile gönül incitir. İşleri ve sözleri yapmacıktır, riya kokar. Fakir bile ondan bir şey alırken tiksinir.

Bidatlar çoğaldıkça dinî yaşantıda gösterişçi ve şekli dindarlık artar ama ruh kaybolur. Merasim artar, ihlas kaybolur. Şan ve şöhret artar, duygu kaybolur. Gürültü artar, hikmet kaybolur. Bidatçı, şov yapayım derken insanları dinden soğutur.




KATILIM FİNANSIN PROBLEMLERİ ve KÂR GARANTİSİ

Katılım finansın problemleriyle ilgili Mayıs 2025'te çalıştay düzenleyen bazı alan uzmanları ve akademisyenler, bir sonuç raporu yayınlamışlar. Raporun tam metnine aşağıdaki linkten ulaşılabilir.
Öncelikle bu raporun hayırlara vesile olmasını diliyorum. Raporda katılım finans alanındaki bazı problemler açıklıkla ortaya konulmuş. Özellikle baş tarafında, Şekil/Amaç Uyumu başlığı altındaki tespitler çok önemli.
Oradaki tespitlere bakınca "kâr garantili yatırım vekâleti" gibi uygulamaların, katılım finans alanında yaygınlaştığını öğrenmiş bulunuyoruz. Gerçekten de böyle bir kar garantisinin, faizli bankalardaki mevduat faizinden ne farkı var? Bu sektörün daha sahici çözümler üretmesi lazım.
Bu zamanda hakiki bir alternatif üretemiyoruz diyorlarsa, dolambaçlı yollara ve isim hilesine başvurmalarına da gerek yok. Bunlar müslümanların itibarına daha çok zarar veriyor. Böyle yapmaktansa, zamanımız şartları gereği, adında faiz geçen bazı işlemleri zaruret ve ihtiyaç gibi ilkeler çerçevesinde  değerlendirmek ve hiç olmazsa, mecbur kaldık Ya Rabbi! diye itirafta bulunmak daha inandırıcı ve samimi olmaz mıydı?


ZEKAT TOPLAYAN SİVİL KURULUŞLAR ÂMİLÎN SINIFINDAN DEĞİLDİR

 Din İşleri Yüksek Kurulu:

"Zekât toplamakla görevlendirilenler (âmilûn); Müslüman devlet başkanı (ülü’l-emr) tarafından zekât toplama görevi için tayin edilen memurlardır. Devlet başkanı tarafından zekât memuru olarak tayin edilmeyen fertler veya sivil kuruluşlar, bu kapsamda değildir."

(...)

“Allah yolunda” anlamına gelen “fî sebîlillah” ifadesi; orduyla birlikte savaşa gitmek istediği halde maddî imkân bulamayan mücahitleri içermektedir. Hac yoluna çıkıp fakir duruma düşen hac yolcularını da bu kapsamda değerlendirenler vardır. (el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/188)

Fetvanın linki: Din İşleri Yüksek Kurulu internet sayfası 

KATILIM SEKTÖRÜNDEKİ BAZI İCAZETNAMELER GÜVEN TELKİN ETMİYOR

İcazet vermek, bir işe veya kişiye izin vermek, onay vermek gibi anlamlara gelmektedir. İcazetname veren taraf, aslında belli bir işe veya kişiye bir nevi kefil olmuş olur. Uygunluğunu tasdik etmiş olur.

Mesela, geçmişte hocalar öğrencilerine icazetname verirlerdi. Böylece hoca, o öğrencinin kendisinden okuduğunu ve ilim tahsil ettiğini kabul etmiş olurdu. Hoca bu icazetnameyle, bir nevi, öğrencisine kefil olmuş, sorumluluğunu üzerine almış demektir. İcazetnamede tespit vardır. Benden okumuştur, anlamında açık bir haber verme (ihbar) vardır. Yoksa icazetname, o talebe şunları biliyorsa benden okumuştur, şeklinde şartlı bir beyan değildir. Hoca, talebenin yeterli derecede okumadığından şüpheliyse zaten icazet vermez ve vebale girmez.

Günümüze gelindiğinde iktisat alanında da icazetnameler türedi. Katılım sektöründeki kuruluşların çeşitli işlemleri hakkında icazetnameler var. İcazetnamelerin altında da, o kuruluşun danışma komitesinde bulunan uzmanların imzaları oluyor. Esasında bu tür icazet belgelerinin belli bir kuruluşun belli bir faaliyetinin dine uygun olduğunu onaylayan, tespit eden ve haber veren belgeler olması beklenir. Fakat birçoğunda şu tür ifadelerin bulunduğunu görüyoruz:

“Bu usul ve şartlara riayet edilerek … ürününün müşterilere sunulması Katılım Bankacılığı Prensiplerine uygundur.”

“… Bankası’nın … yöntemiyle fon kullandırması, … Katılım Bankacılığı ilkelerine uygundur.”

"bu çerçevede müşterilerine yatırım vekâleti yoluyla finansman sağlaması Faizsiz Bankacılık İlke ve Standartları'na uygundur."

“… yapılması Katılım finans ilkelerine uygundur.”

Şimdi bu cümlelerde bir tespit var mı? Şöyle yapılması uygundur, deniliyor. Peki ilgili kuruluş öyle yapıyor mu? Tespit ne?

Bu cümlelerde, imza atanlara atfen, ilgili kuruluşun yaptığı o işleme şahit olduk, inceledik, denetledik ve usulüne uygun yapıldığını gördük anlamında bir haber verme var mı? Yapılan işleme onay var mı? Yoksa işlemin nasıl uygun olabileceğine ilişkin gerekli şartlar zikredilmiş ve konuyla ilgili genel bir bilgi verilmiş mi oluyor? “Bu bilgiye uygun hareket ederse, caizdir”, “şayet böyle yapıyorlarsa dine uygundur”, gibi bir şey mi demek istiyorlar? 

Hiç böyle bir icazet belgesi olur mu? Bunu imzalayanlar böyle bir işlemin söz konusu kuruluş tarafından usulüne uygun yapıldığına bir şekilde kefil olmuş ve dinî sorumluluğu üzerlerine almış oluyorlar mı? Maalesef. Bunlar, sorumluluk üstlenmeyen, adeta topu taca atan cümleler.

Bu cümleleri söyleyebilmek için danışma komitesinde bulunmaya lüzum yok ki. O kuruluşla hiç ilgisi bulunmayan ve dünyanın öbür ucunda yaşayan bir fıkıhçı da bu cümleleri söyleyebilir. “Şayet şunları yapıyorlarsa uygundur, yoksa uygun değildir.” Herhangi bir fetva mercii de böyle cümleler kurarak fetva verebilir. Dünya üzerinde zaten fetva veren bir çok kişi ve kuruluş var. İcazetnâmenin fetvadan öte bir işlevi olmalı değil mi?

Biliyoruz ki, fetvalar genel hüküm mahiyetindedir. Herhangi bir konuda bir fetvanın bulunması, belli bir kişi veya kuruluşun o fetvaya uygun hareket ettiğini garanti etmez. İşte icazetname bu noktada, fetvadan sonra devreye girer. Fetvaya uygun hareket edildiğine dair bir tespit aktarır ve bu tespite binaen de belli bir kuruluşun belli bir işleminin helal olduğuna dair spesifik bir karar/onay vermiş olur. Dine uygunluğu garanti eder ve kamuoyuna güven telkin eder.

Şu da var ki, haklarını yemeyelim, bazı kuruluşların icazetnamelerinde ise bahsettiğimiz bu hassasiyete uygun hareket edildiğini görüyoruz. Mesela bir icazetnamede şöyle deniliyor:

“… ilkelerini benimsemiş … A.Ş.’nin … yılından itibaren faaliyetlerini İslami kaideler çerçevesinde icra ettiğini ayrıca gerçekleştirilen işlemlerin kontrol ve denetiminin tarafımızca yapıldığını beyan ederiz.”

İşte sorumluluk almak budur.

Kanaatimce, icâzet belgesi işte böyle olur.

Allâhü a'lâ ve a'lem.


30.08.2025

Dr. Bilal ESEN










Namaz vakti uygulamalarının dertleri ne?

Bu uygulamaların birçoğu, anlık internete bağlanmak istiyor. Yoksa çalışmıyor. Çok garip.

Her GSM hattının her yerde çekmediği de malum. İnternet çekmeyen bir yerde iseniz o yerin hangi şehre bağlı olduğunu bilseniz bile vakit namazının saatini öğrenemiyorsunuz.

Halbuki bu uygulamalar internet çekmeyen yerlerde, çevremizdekilere soramadığımız yerlerde daha çok lazım.

Hem internet çeken yerde olsak bile niye hep bağlanmak gereksin? Evlerdeki matbu duvar takvimleri sürekli internete mi bağlanıyor ki, mobil takvim de böyle olsun.

Nasıl ki, duvar takviminde şehirlerin namaz vakitleri yıllık olarak bir defada yazılıp basılıyorsa mobil uygulamaya da vakitler bir defada yüklensin, ihtiyaç olduğunda şehir adı yazılıp bakılsın, her defasında tekrar tekrar internete bağlanmanın lüzumu yok.

Şayet bulunduğu yerin nereye bağlı olduğunu bilmeyip de konuma özel olarak vakit bilgisini isteyenler olursa onlar için de bir özellik geliştirileblir. Ama bu bütün kullanıcılara zorunlu olmamalı. Zaten internetin çekmediği yerde bu özellik de çalışmaz.


Not: Geçmişte casus bir uygulamanın, namaz vakti programlarıyla telefonlara bulaştığı haberlerini hatırlayınca, bu tür uygulamaların sürekli internete bağlanmak istemesinden daha da fazla kuşkulanıyoruz. Dertleri ne ki?

VAKIFLAR, DERNEKLER ve SU

Zamanımızdaki vakıf ve dernekler, su konusunda ülkemize de hizmet edebilirler. Kendi ülkemiz öncelikli olmalıdır. Çünkü su sıkıntısı, artık ülkemizin de ciddi bir sorunu. Gerek içme gerekse hayvancılık için suya ulaşmada ciddi sıkıntılar var. Su kaynaklarımız ve kırsaldaki çeşmeler giderek köreliyor. Tarımdaki su sıkıntısı zaten bilinen bir şey. Yangınlarla mücadele için de daha çok barajımız olmalı.

Yurt dışında su kuyusu açma gibi projelere bir süre ara verip ülkemizdeki su sıkıntısı ve kuraklık gibi konularda topluma hizmet etmek ve kamuya destek olmak üzere geleceğe dönük projeler geliştirmeleri vakıfların tarihi misyonuyla gayet uyumlu olacaktır. 

Vakıf kavramının, para toplayıp dağıtmaktan ziyade kalıcı hayırlar yapmakla ilgili olduğunu düşünürsek bu bağlamda Osmanlı'da su vakıfları hakkında yapılan araştırmalardaki şu gibi tespitleri hatırlamak faydalı olabilir:

"Osmanlı Devletinde gerek devlet adamları gerekse halk; suyu, iyilik ve hayır yapmanın ve vakıf kurmanın bir aracı olarak görmüştür. Bugün farklı devlet kurumları tarafından yerine getirilen su hizmetleri, Osmanlı’da vakıflar eliyle yürütülmüştür." (Yusuf Sağır, "Osmanlı Su Vakıfları", Tarihin Peşinde - Uluslararası Tarih ve Sosyal Araştırmalar Dergisi. 2016/15, s. 445‐473)

"İstanbul başta olmak üzere çoğu Osmanlı şehirlerinde suyolları, kemerler, çeşme ve sebiller ve daha birçok su yapıları inşa edilmiştir. Yapılan hizmetin sürdürülebilir olması için de vakıflar tesis edilerek kaynak ayrılmıştır. Su yapılarının sadece inşaası değil, zamanla ortaya çıkan onarımlarının yapılmasında, su hizmetlerinde istihdam edilen kişilerin ücretlerinin ödenmesinde vakıf kaynaklar sıkça kullanılmıştır. Bu sayede şehirlerin su ihtiyacının temininde ve bu hizmetin devam etmesinde kamu idaresine önemli destek sağlanmıştır." (Said Öztürk, "Osmanlı Su Yapılarında Vakıfların Rolü: Tesis, Onarım ve Hizmet Giderlerinin Finansmanı", Vakıflar Dergisi, 2019,135-157.)

Zamanımızda nasıl ki mesela ağaçlandırma konusunda sivil kuruluşların katkıları olabiliyorsa, su temini ve var olan su kaynaklarının korunması gibi konularda da vakıf ve dernekler belli ölçüde katkı verebilirler, kamuyla işbirliği yapabilirler. Böyle yapılmayıp hâlâ büyük meblağların yurt dışı kampanyalarına aktarılması, bize pirince giderken evdeki bulgurdan olmak deyimini hatırlatıyor. 




Emri bil maruf, nehyi anil münker, kime karşı yapılır?

Allah Teâla bu vazifeyi sırf başkalarının günahlarıyla uğraşalım, birbirimizi hiç uyarmayalım ve bizden olanların yanlışlarını hiç eleştirmeyelim diye mi bize yükledi?

Maalesef zamane müslümanlarından bir çoğu, böyle davranır oldu. Hep başkalarının hatalarıyla meşguller. Hep başkalarına uyarıda bulunulsun istiyorlar. Özel veya genel, kendilerine yapılan hiç bir uyarıdan ise hoşlanmıyorlar.

Yanlışlarda ısrar edilmesi bir yana, uyaranlar ve yanlışlara karşı ses çıkaranlar da ötekileştiriliyor.

Halbuki kendi aralarındaki kötülüklere ses çıkarmamak ve özeleştiriden yoksun olmak, bir toplumun lanete uğramasına sebeptir. Birçok ayet ve hadis bunu bize haber veriyor.

Mâide süresindeki iki ayetin meali ve açıklamasıyla ilgili Kur'an Yolu Meal/Tefsiri'nde şu bilgiler var:




KATILIM BANKALARI AZ KAZANMIYOR

Fotonun kaynağı ve link

Şu tablodaki veriler doğruysa, bunlara nereden bakarsak bakalım birçok yorum ve tartışmayı beraberinde getireceği görülüyor. Fakat en başta, kimilerinin dinî gerekçelerle desteklediği bu kurumların hâlâ “banka” olmaya devam etmeleri ve hatta konvansiyonel bankalardan bile daha fazla kazanmaları dikkat çekiyor.

"Bankacılık"ta o kadar ilerlemişler ki, deyim yerindeyse, taklit aslını geçmiş. Dolayısıyla "az kazandıkları için" diye başlayan izahlar artık boşa çıkıyor. Peki nasıl kazanıyorlar?

Bankalar ancak paradan para kazanır. Yani faizden kazanır. Katılım bankaları da maalesef genellikle böyle kazanıyor. Alım, satım ve murabaha gibi kavramlar, bankacılık sektörü için gerçekçi değil çoğu zaman bir kılıftır. 

Hâlbuki onların, paradan para kazanan bankacılık sektöründe değil de, reel sektörde yani mal ve hizmet üreten alanlarda öne çıkmaları ve İslam’ın iktisat ve ticaret gibi konulardaki ilkelerine uygunluklarını, yani şer’îliklerini arttırmaları beklenirdi.

Ne yazık ki, iş sırf kılıf bulma ekseninde yürüyünce, asıl hedef ıskalanıyor. Şer’îlik oranının artmasına çaba sarf etmek gerekirken, kazanca ve maddi göstergelerdeki artışa rağbet ediliyor. Böylece para ve banka alanında Batıda ihdas edilen sömürü düzeni, ”banka” olarak kalmakta ısrar eden mezkûr katılım bankaları vasıtasıyla aynen devam ettiriliyor.

Bir ülkede bankalar daha çok kazanıyorsa, üreticiler ve tüketiciler de o oranda kaybediyor demektir. Yani halk kaybediyor.

İnsaflı düşünen birçok Batılının dahi kabul ettiği bir hakikat, bankacılığın bir sömürü düzeni olduğudur. Sömürüye dinî gerekçe bulmakla ve adını değiştirip kılıf üretmekle vakit geçirmeye gerek yok. Bunun yerine içinde bulunulan şartlar gereği bu sömürüye mecburen maruz kalındığı itiraf edilse belki daha sahici olurdu.

İnandırıcılıktan yoksun ve sahte işler asla İslâm’a yakışmaz. Bu konularda atılması gereken adımlar geciktikçe Müslümanlar itibar kaybetmeye ve faiz hassasiyeti üzerinden din istismarı yapıldığı iddiaları gündeme gelmeye devam eder.


KALANLAR

Devran geçer, nâm kalır

Cümbüş biter, hakikat kalır

Malına mülküne pek güvenme

Hepsi biter, kulluk kalır


Bedenler ölür, ruhlar kalır

Dünya geçer, ukbâ kalır

Kime güvenirsen güven

“Tanrılar” ölür, Allah kalır!


Bilal ESEN

06.07.2025

Keçiören